Sporlarda Genel Terimler, Spor Tesisleri, Personel ve Kadro ve 29 Konu Daha · Spor İle İlgili İngilizce Kelimeler

Spor İle İlgili İngilizce Kelimeler listesinden Sporlarda Genel Terimler, Spor Tesisleri, Personel ve Kadro ve 29 konu daha kapsayan 465 İngilizce kelimeyi telaffuzu, örnek cümlesi ve Türkçe anlamıyla birlikte öğren.

465 kelime Spor İle İlgili İngilizce Kelimeler

Sporlarda Genel Terimler

sportsmanship /ˈspɔɹtsmənˌʃɪp/ isim

spor ahlakı

Spor ya da oyun sırasında sonuç ne olursa olsun, rakibe, hakemlere ve kurallara saygı, adil davranış ve nezaket göstermektir.

"The team shows good sportsmanship by shaking hands."Takım, el sıkışarak iyi bir spor ahlakı sergiliyor.

half-time /ˈhæfˌtaɪm/ isim

devre arası

Bir maçın iki yarısı arasındaki kısa mola.

"We rested at half-time."Devre arasında dinlendik.

head fake /hˈɛd fˈeɪk/ isim

kafa hilesi

Rakibi yönü ya da niyeti hakkında yanıltmak için yapılan aldatıcı hareket.

"The head fake tricks the defender into jumping."Kafa hilesi, savunmacıyı zıplamaya ikna eder.

major league /mˈeɪdʒɚ lˈiːɡ/ isim

üst lig

Belirli bir spor dalında en üst seviyedeki lig, özellikle beyzbol için kullanılır

"Major league baseball."Üst lig beyzbolu.

minor league /mˈaɪnɚ lˈiːɡ/ isim

alt lig

En üst seviyenin altında yer alan, genellikle genç ya da deneyimsiz oyuncuların yeteneklerini geliştirdiği profesyonel spor seviyesi.

"The minor league team develops young players."Alt lig takımı genç oyuncuları geliştiriyor.

preseason /ˌpɹiˈsizən/ isim

sezon öncesi

Resmi spor sezonunun başlamasından önce takımların antrenman yaptığı ve hazırlık maçları oynadığı dönem.

"Preseason games do not count in the standings."Sezon öncesi maçlar puan tablosuna yansımaz.

draft pick /dɹˈæft pˈɪk/ isim

seçim hakkı

Bir takımın draft (seçme) sürecinde bir oyuncuyu seçmesi.

"The draft pick signs a rookie contract."Seçim hakkı sahibi oyuncu çaylak sözleşmesi imzaladı.

injury time /ˈɪndʒɚɹi tˈaɪm/ isim

uzatma süresi

Maçta sakatlıklar ya da duraklamalar nedeniyle kaybedilen zamanı telafi etmek amacıyla maç sonuna eklenen dakikalar.

"The referee adds four minutes of injury time."Hakem dört dakikalık uzatma süresi ekledi.

aggress /əˈɡɹɛs/ fiil

saldırmak

Rakibe doğru güçlü bir şekilde saldırmak veya ilerlemek.

"The team aggressed the goal."Takım kaleye saldırdı.

understrength /ˌʌndɚstɹˈɛŋθ/ sıfat

eksik kadro

(takım sporunda) olağan oyuncu sayısının altında olmak.

"The team is understrength."Takım eksik kadro halinde.

post-game /pˈoʊstɡˈeɪm/ sıfat

maç sonrası

Bir spor etkinliği sona erdikten sonra gerçekleşen etkinlikler ya da tartışmalarla ilgili.

"We watched the post-game interview."Maç sonrası röportajı izledik.

DNF /dɪdnˌɑːt fˈɪnɪʃ/ isim

yarı bırakma

Bir etkinliği ya da yarışmayı bitirmeden çekilme eylemi.

"The racer records a DNF after the crash."Sürücü çarpmanın ardından yarı bırakma kaydetti.

footwork /ˈfʊtˌwɝk/ isim

ayak çalışması

Dans, boks, futbol gibi spor dallarında performansı artırmak ve dengeyi korumak amacıyla ayakların ustaca hareket ettirilmesi ve konumlandırılması.

"The boxer's footwork keeps him balanced."Boksörün ayak çalışması onu dengeli tutar.

sideline /ˈsaɪdˌɫaɪn/ fiil

kenara çekmek

Bir kişinin, özellikle bir sporu, sakatlık ya da başka sebeplerle etkinliğe katılmasını engellemek.

"The injury sidelined him for months."Sakatlık onu aylarca kenara çekti.

scissor kick /sˈɪsɚ kˈɪk/ isim

makas tekniği

Bacakların havada birbirinin üzerine geçerek yapılan dinamik bir hareket; futbol, yüzme, karate ve jimnastik gibi sporlarda kullanılır

"The scissor kick crosses the legs in the air."Makas tekniği bacakları havada çaprazlaştırır.

instant replay /ˈɪnstənt ɹˈiːpleɪ/ isim

anlık tekrar

spor yayınında önemli bir anın hemen, genellikle yavaş çekimde tekrar izletilmesi

"Instant replay shows action again immediately."Anlık tekrar, aksiyonu hemen tekrar gösterir.

goal-line technology /ɡˈoʊllˈaɪn tɛknˈɑːlədʒi/ isim

gol çizgisi teknolojisi

Futbol gibi sporlarda topun gol çizgisini geçip geçmediğini kesin olarak belirlemek için kullanılan sistem

"Goal-line technology confirms whether the ball crossed the line."Gol çizgisi teknolojisi topun çizgiyi geçip geçmediğini doğrular.

Spor Tesisleri

venue /ˈvɛnju/ isim

mekan

bir toplantı, gösteri ya da etkinliğin gerçekleştiği yer

"The stadium is the venue for the final."Stadyum finalin mekanıdır.

velodrome /ˌvɛɫoʊˈdɹoʊm/ isim

velodrom

genellikle dik eğimli virajları bulunan, pist bisikleti yarışları için tasarlanmış özel bisiklet pisti

"The velodrome has steeply banked curves."Velodromun virajları dik eğimli.

skating rink /skˈeɪɾɪŋ ɹˈɪŋk/ isim

paten pisti

İnsanların eğlence ya da yarışma amaçlı düz buz üzerinde kaydığı, kapalı ya da açık alan.

"The skating rink is frozen indoors."Paten pisti iç mekanda dondurulmuş.

swimming pool /ˈswɪmɪŋ ˌpul/ isim

yüzme havuzu

İnsanların yüzmesi için su tutmak amacıyla özel olarak tasarlanmış yapı.

"The hotel has a heated swimming pool."Otelde ısıtmalı bir yüzme havuzu var.

racetrack /ˈɹeɪˌstɹæk/ isim

yarış pisti

İnsan koşucuların, atların veya arabaların birbirlerine karşı yarışabileceği, yarış etkinlikleri için özel olarak tasarlanmış bir parkur.

"The cars used the racetrack."Arabalar yarış pistini kullandı.

Olympic Village /əlˈɪmpɪk vˈɪlɪdʒ/ isim

olimpik Köyü

Olimpiyat Oyunları sırasında sporculara konaklama imkanı sağlayan alan.

"The Olympic Village houses thousands of athletes."Olimpik Köyü binlerce sporcuyu barındırıyor.

stadium /ˈsteɪdiəm/ isim

stadyum

spor etkinliklerinin seyirciye sunulması için kullanılan çok büyük, çoğunlukla çapsız yapı

"The stadium is large."Stadyum büyüktür.

coliseum /ˌkɑɫəˈsiəm/ isim

kolezyum

Genellikle büyük boyutu ve tarihî önemiyle tanınan, spor etkinlikleri için kullanılan geniş stadyum ya da arena.

"The event was at coliseum."Antik Roma kolezyumu gladyatör dövüşlerine ev sahipliği yapıyordu.

gym /ʤɪm/ isim

spor salonu

İnsanların egzersiz yapmak veya spor yapmak için gittiği özel ekipmanların bulunduğu bir yer.

"He goes to gym three times weekly."Haftada üç kez spor salonuna gidiyor.

dojo /dˈoʊdʒoʊ/ isim

dojo

Dövüş sanatları eğitimi ve uygulaması için kullanılan antrenman mekanı.

"The judo dojo has padded mats."Judo dojo’sunda yumuşak minderler bulunuyor.

poolroom /pˈuːlɹuːm/ isim

bilardo salonu

Bireylerin bilardo ya da pool oynamak için toplandığı, genellikle birden çok masa ve kuşak bulunan mekan.

"They played at poolroom."Bilardo salonunda üç bilardo masası var.

driving range /dɹˈaɪvɪŋ ɹˈeɪndʒ/ isim

sürüş menzili

Golfçülerin vuruş ve atışlarını pratik yapabildiği, genellikle birden çok tee ve hedef noktası bulunan alan.

"He hit balls at range."Sürüş menzilinde farklı mesafelerde hedefler bulunuyor.

skate park /skˈeɪt pˈɑːɹk/ isim

kaykay parkı

Kaykaycıların ve tekerlekli spor meraklılarının numara yapıp antrenman yapabildiği, özel olarak tasarlanmış alan ya da tesis.

"They met at skate park."Kaykay parkında rampalar ve raylar var.

Personel ve Kadro

assistant referee /ɐsˈɪstənt ɹˌɛfɚɹˈiː/ isim

yardımcı hakem

bir spor maçında baş hakeme yardımcı olan, genellikle futbol veya ragbide görev yapan resmi görevli.

"The assistant referee raises the flag for offside."Yardımcı hakem ofsayt için bayrağı kaldırdı.

field manager /fˈiːld mˈænɪdʒɚ/ isim

saha müdürü

Spor bağlamında, koç ya da takım lideri gibi, personeli ve ekipmanları yöneten ve denetleyen kişi.

"The field manager decides when to change pitchers."Saha müdürü, atıcıları değiştirme zamanını belirler.

bat boy /bˈæt bˈɔɪ/ isim

çubuk çocuğu

Bir beyzbol takımına çubukları ve diğer ekipmanları taşıyarak yardımcı olan genç kişi.

"The bat boy retrieves the bat after the hit."Çubuk çocuğu vuruş sonrası çubuğu alır.

ball boy /bˈɔːl bˈɔɪ/ isim

top çocuğu

Tenis ya da futbol gibi sporlarda oyunda kullanılan topları getirip toplayan genç yardımcı.

"The ball boy tosses a new ball to the referee."Top çocuğu hakeme yeni bir top atar.

official scorer /əfˈɪʃəl skˈoːɹɚ/ isim

resmi skor tutanı

Bir maçın ya da etkinliğin resmi istatistiklerini kaydeden ve tutan kişi.

"The official scorer records errors and hits."Resmi skor tutanı hataları ve vuruşları kaydeder.

bullpen catcher /bˈʊlpɛn kˈætʃɚ/ isim

bullpen yakalayıcısı

Beyzbolda yedek atıcıların ısınma atışlarını yakalayan kişi.

"The bullpen catcher warms up the relief pitcher."Bullpen yakalayıcısı yedek atıcıyı ısıtır.

head coach /hˈɛd kˈoʊtʃ/ isim

baş antrenör

Bir spor takımını yöneten, stratejiyi, antrenör kadrosunu ve oyuncu gelişimini denetleyen antrenör.

"The head coach calls a timeout."Baş antrenör bir mola çağırdı.

team manager /tˈiːm mˈænɪdʒɚ/ isim

takım yöneticisi

Takımın faaliyetlerini planlayan ve koordine eden, genellikle spor dallarında görev yapan kişi.

"The team manager schedules practices and travel."Takım yöneticisi antrenmanları ve seyahatleri planlar.

third umpire /θˈɜːd ˈʌmpaɪɚ/ isim

üçüncü hakem

Kriket maçında saha hakemlerinin kararlarını video teknolojisiyle inceleyen hakem.

"The third umpire reviews the replay."Üçüncü hakem tekrar izlemeyi yapar.

fourth umpire /fˈoːɹθ ˈʌmpaɪɚ/ isim

dördüncü hakem

Kriket maçlarında idari görevlerde yardımcı olan ek hakem.

"The fourth umpire handles administrative duties."Dördüncü hakem idari işleri yürütür.

referee /ˌrɛfəˈriː/ isim

hakem

Bir maçı yöneten, oyuncuların kurallara uymasını sağlayan yetkili.

"The referee blew the whistle."Hakem düdük çaldı.

caddie /ˈkædi/ isim

caddie

Golfçünün sopalarını taşıyan ve tur boyunca tavsiye ve destek veren kişi.

"The caddie carries the bag and gives advice."Caddie çantayı taşır ve tavsiyeler verir.

spectator /ˈspɛkteɪtɝ/ isim

seyirci

spor müsabakalarını yakından izleyen kişi

"Each spectator cheered for their team."Her seyirci takımı için tezahürat yaptı.

lifeguard /ˈlaɪfˌɡɑrd/ isim

can kurtarıcı

plajda ya da yüzme havuzunda gözetleme yapıp boğulma tehlikesi altında olanları kurtaran kişi

"The lifeguard watched swimmers."Can kurtarıcı yüzücülere göz kulak oldu.

umpire /ˈəmˌpaɪɝ/ isim

hakem

Tenis, beyzbol, kriket gibi sporların kurallarına uyulup uyulmadığını denetleyen ve karar veren resmi görevli.

"The umpire calls strike three."Hakem üçüncü sayıyı verdi.

tournament organizer /tˈʊɹnəmənt ˈɔːɹɡɐnˌaɪzɚ/ isim

turnuva organizatörü

spor etkinlikleri veya yarışmaları planlamak, koordine etmek ve yönetmekle sorumlu kişi ya da kurum

"The tournament organizer arranges the bracket."Turnuva organizatörü eşleşme çizelgesini düzenler.

linesman /lˈaɪnzmən/ isim

çizgi hakemi

Sporlarda sahanın veya kortun belirli alanlarını izleyerek hakeme yardımcı olan bir görevli.

"The linesman calls icing and offside."Çizgi hakemi buzlanma ve ofsayt çağrısı yapar.

video assistant referee /vˈɪdɪoʊ ɐsˈɪstənt ɹˌɛfɚɹˈiː/ isim

video yardımcı hakem

Spor karşılaşmalarında karar vermeye yardımcı olmak amacıyla video görüntülerini inceleyen görevli.

"The video assistant referee checked the goal."Video yardımcı hakem golü kontrol etti.

Spor Unvanları

runner-up /ˈɹənɝˌəp/ isim

ikinci

Bir yarışmada veya etkinlikte ikinci sırayı alan kişi veya takım.

"The runner-up receives a silver medal."İkinci gümüş madalya alır.

athlete /ˈæθˌlit/ isim

sporcu

spor ve fiziksel egzersizde iyi olan ve sıklıkla spor yarışmalarına katılan kişi

"The athlete trained hard for the Olympics."Sporcu Olimpiyatlar için çok çalıştı.

para athlete /pˈæɹə ˈæθliːt/ isim

para sporcusu

Engelli bir sporcu; engelliler için düzenlenen yarışmalarda yer alır.

"The para athlete competes with a classification."Para sporcusu sınıflamasıyla yarışıyor.

titlist /tˈaɪtlɪst/ isim

şampiyon

Belirli bir aktivite ya da sporda unvan ya da şampiyonluk taşıyan kişi.

"He is the titlist."O şampiyondur.

challenger /ˈtʃæɫəndʒɝ/, /ˈtʃæɫɪndʒɝ/ isim

rakip

Bir hedefe ulaşmak, kazanmak ya da kendini kanıtlamak amacıyla başka bir kişi ya da gruba karşı yarışan kişi.

"The challenger fights for the title."Rakip, unvan için mücadele ediyor.

champion /ˈʧæmpiən/ isim

şampiyon

Bir yarışmanın galibi.

"She is the champion."O bir şampiyondur.

finalist /ˈfaɪnəɫɪst/ isim

finalist

Bir yarışmanın son aşamasına ulaşmış katılımcı.

"The finalist loses in the championship match."Finalist, şampiyonluk maçında yenildi.

Paralympian /pˌæɹəlˈɪmpiən/ isim

paralimpik sporcusu

Paralimpik oyunlarına katılan kişi

"The Paralympian trains six hours daily."Paralimpik sporcusu günde altı saat antrenman yapar.

also-ran /ˈɑːlsoʊɹˈæn/ isim

başarısız yarışmacı

bir yarışma, müsabaka vb.de kazanamayan ya da başarılı olamayan kişi

"The also-ran finishes last but completes the race."Başarısız yarışmacı son sırada bitirir ama yarışı tamamlar.

bronze medalist /bɹˈɑːnz mˈɛdəlˌɪst/ isim

bronz madalya sahibi

bir yarışmada üçüncü sırayı elde eden kişi

"The bronze medalist hugs her coach."Bronz madalya sahibi antrenörünü kucaklar.

gold medalist /ɡˈoʊld mˈɛdəlˌɪst/ isim

altın madalya sahibi

bir yarışmada altın madalya kazanan kişi

"The gold medalist cries during the anthem."Altın madalya sahibi marş sırasında ağlar.

silver medalist /sˈɪlvɚ mˈɛdəlˌɪst/ isim

gümüş madalya sahibi

bir yarışmada ikinci sırada bitiren sporcu

"The silver medalist smiles for the camera."Gümüş madalya sahibi kameraya gülümser.

record holder /ɹˈɛkɚd hˈoʊldɚ/ isim

rekor sahibi

belirli bir alanda ya da kategoride şu anda en iyi ya da en yüksek başarıyı elinde bulunduran kişi

"The record holder breaks the previous mark."Rekor sahibi önceki skoru kırar.

semi-finalist /sˈɛmaɪfˈaɪnəlˌɪst/ isim

yarı finalist

bir yarışma ya da turnuvanın yarı final turuna yükselen katılımcı

"The semi-finalist does not reach the final."Yarı finalist finale ulaşamaz.

Takım Sporları

soccer /ˈsɑːkɚ/ isim

futbol

on birer oyuncudan oluşan iki takımın puan kazanmak için topu belirli bir alana göndermeye çalıştığı bir spor türü

"Soccer is popular worldwide."Futbol dünya çapında popülerdir.

American football /ɐmˈɛɹɪkən fˈʊtbɔːl/ isim

amerikan futbolu

iki takımın 11’er oyuncusunun oval bir topu taşıyarak, atarak ya da tekmeleyerek dikdörtgen bir sahada oynadığı spor.

"American football players wear helmets and pads."Amerikan futbolu oyuncuları kask ve koruyucu ekipman giyer.

rugby /ˈrʌɡbi/ isim

ragbi

on üçer ya da on beşer oyuncudan oluşan iki takımın, oval bir topu rakip takımın çizgisinden geçirerek puan kazanmaya çalıştığı bir oyun

"Rugby is tough and fast."Ragbi sert ve hızlıdır.

field hockey /ˈfild ˈhɑki/ isim

çim hokeyi

hokeye benzer bir oyun; on birer oyuncudan oluşan iki takımın çim veya çim üzerinde sopayla ve top oynadığı bir spor dalı

"Field hockey is played outdoors."Çim hokeyi açık havada oynanır.

lacrosse /ɫəˈkɹɔs/ isim

lakros

İki takımın, her biri on oyuncudan oluşan, uzun saplı ve ağlı sopalarla topu atıp taşıdığı saha oyunu.

"Lacrosse is fast."Lakros hızlı bir oyundur.

polo /ˈpoʊɫoʊ/ isim

polo

at üzerinde oynanan takım sporu; oyuncular uzun sopalarla topu rakip kaleye doğru sürer.

"Polo players hit the ball with mallets from horseback."Polo oyuncuları at üzerinde sopalarla topa vurur.

hurling /ˈhɝɫɪŋ/ isim

hurling

İrlanda kökenli geleneksel takım sporu; oyuncular ahşap bir çubuk (hurley) ile küçük bir topu kaleye ve çubuğun üstünden geçen çubuğa (krosbar) göndererek puan kazanır.

"Hurling is a fast Irish sport with a wooden stick."Hurling, ahşap çubuk kullanılan hızlı bir İrlanda sporudur.

floorball /flˈoːɹbɔːl/ isim

floorball

Plastik sopalar ve hafif bir top ile kapalı alanda oynanan, buz hokeyine benzer takım sporu.

"Floorball is popular."Floorball popüler bir spordur.

netball /nˈɛtbɔːl/ isim

netbol

Oyuncuların topu sürmeden paslaşarak yükseltilmiş ağlı kaleye atmaya çalıştığı takım sporu.

"Netball is similar to basketball but no dribbling."Netbol, basketbola benzer ama top sürülmez.

Canadian football /kɐnˈeɪdiən fˈʊtbɔːl/ isim

kanada futbolu

Kanada’da oynanan, farklı kuralları, daha büyük sahası ve on iki kişilik takımları olan bir futbol türü.

"Canadian football has twelve players per side."Kanada futbolunda her takımda on iki oyuncu bulunur.

Australian rules football /ɔːstɹˈeɪliən ɹˈuːlz fˈʊtbɔːl/ isim

avustralya kurallı futbolu

Oval bir sahada 18’er kişilik iki takımın oynadığı hızlı tempolu bir top sporudur.

"Australian rules football is played on an oval field."Avustralya kurallı futbolu oval bir sahada oynanır.

sepak takraw /sˈɛpæk tˈækɹɔː/ isim

sepak takraw

Rattan topun ayak, baş, diz ve göğüsle ağ üzerinden geçirilerek oynandığı bir spordur.

"Sepak takraw players use their feet to kick the ball."Sepak takraw oyuncuları topa ayaklarıyla vurur.

korfball /kˈoːɹfbɔːl/ isim

korfbol

Basketbol ve netbol benzeri, karışık cinsiyetli takımların yüksek bir sepete top atarak sayı yaptığı bir takım sporudur.

"Korfball is a mixed gender ball sport."Korfbol karışık cinsiyetli bir top sporudur.

tchoukball /tˈiːtʃˈaʊkbɔːl/ isim

çoukbol

El topu ve voleybol unsurlarını birleştiren, oyuncuların topu çerçeveden sekerek rakip kaleye gönderdiği bir takım sporudur.

"Tchoukball rebounds off a frame at each end."Çoukbol topu her iki ucundaki çerçeveden sekerek oynanır.

goalball /ɡˈoʊlbɔːl/ isim

goalball

Görme engelli sporcular için tasarlanmış, oyuncuların içinde çanlar bulunan topu rakip kaleye atmaya çalıştığı bir takım sporudur.

"Goalball is for blind athletes who track the ball by sound."Goalball, topu sesle takip eden görme engelli sporcular için bir oyundur.

Gaelic football /ɡˈeɪlɪk fˈʊtbɔːl/ isim

gaelic futbolu

İrlanda’da yaygın olan, futbol, ragbi ve basketbol unsurlarını birleştiren bir spordur.

"Gaelic football combines soccer and rugby elements."Gaelic futbolu futbol ve ragbi öğelerini birleştirir.

long pass /lˈɑːŋ pˈæs/ isim

uzun pas

Takım arkadaşına ulaşmak için büyük bir mesafeyi kapsayan, genellikle topu ya da puck'ı hızlıca ilerletmek amacıyla yapılan pas.

"The quarterback throws a long pass downfield."Quarterback sahada uzun bir pas attı.

speed-ball /spˈiːdbˈɔːl/ isim

hız topu

Hentbol, ​​futbol ve basketbol unsurlarını birleştiren hızlı tempolu bir oyun.

"Speed-ball is a fun game."Hız topu eğlenceli bir oyundur.

Takım Sporlarında Hücum Oyuncuları

second striker /sˈɛkənd stɹˈaɪkɚ/ isim

ikinci forvet

Futbolda ana forvetin hemen arkasında konumlanan, genellikle destekleyici veya hücum orta saha görevini üstlenen oyuncu.

"The second striker plays behind the main forward."İkinci forvet ana forvetin arkasında oynar.

offensive back /əfˈɛnsɪv bˈæk/ isim

ofansif bek

Amerikan futbolunda esas olarak hücum bek sahasında görev yapan oyuncu.

"The offensive back fields the punt."Ofansif bek punttan topu yakalar.

winger /ˈwɪŋɝ/ isim

kanat oyuncusu

Takım sporlarında, sahanın veya pistin kenarlarında ağırlıklı olarak faaliyet gösteren, topu veya puck'ı rakibin kalesine doğru hareket ettirerek hücuma odaklanan oyuncu.

"The winger sprints down the sideline."Kanat oyuncusu kenar çizgisi boyunca koşar.

offensive guard /əfˈɛnsɪv ɡˈɑːɹd/ isim

ofansif guard

(Amerikan futbolu) Oyun kurucuyu korumak ve koşu yolları açmak için savunmacıları bloklayan ofansif oyuncu.

"The offensive guard pulls and traps the linebacker."Ofansif guard savunma oyuncusunu çekerek tuzak kurdu.

offensive tackle /əfˈɛnsɪv tˈækəl/ isim

ofansif tackle

Oyun kurucuyu korumak ve koşu fırsatları yaratmak için blok yapan ofansif oyuncu.

"The offensive tackle protects the quarterback's blind side."Ofansif tackle, oyun kurucunun kör tarafını korur.

pinch hitter /pˈɪntʃ hˈɪɾɚ/ isim

pinç vuruşçusu

Maçın kritik anlarında stratejik avantaj sağlamak amacıyla bir diğer vurucunun yerine geçen beyzbol oyuncusu.

"The pinch hitter singles to right field."Pinç vuruşçusu sağ dışa tek vuruş yaptı.

pinch runner /pˈɪntʃ ɹˈʌnɚ/ isim

pinç koşucusu

Stratejik amaçlarla bir diğer oyuncunun koşu görevini üstlenen beyzbol ya da softbol yedek oyuncusu.

"The pinch runner steals second base."Pinç koşucusu ikinci tabana çaldı.

designated hitter /dˈɛzɪɡnˌeɪɾᵻd hˈɪɾɚ/ isim

belirlenmiş vuruşçu

Sadece atıcı yerine vuruş yapan, savunma görevini üstlenmeyen beyzbol oyuncusu.

"The designated hitter bats for the pitcher."Belirlenmiş vuruşçu, atıcı yerine vuruş yapar.

stretch four /stɹˈɛtʃ fˈoːɹ/ isim

uzun menzilli dört

Basketbolun power forward pozisyonunda oynayan, uzun mesafeden etkili şut atabilen oyuncu.

"The stretch four shoots three-pointers."Uzun menzilli dört üç sayı atışları yapar.

left wingman /lˈɛft wˈɪŋmən/ isim

sol kanat oyuncusu

Hokey ya da futbol gibi sporlarda hücum hattının sol tarafında konumlanan oyuncu.

"The left wingman shoots from the left side."Sol kanat oyuncusu sol taraftan şut çeker.

running back /ɹˈʌnɪŋ bˈæk/ isim

koşu geri

Koşu, pas yakalama ve blok yapma görevlerini üstlenen ofansif futbol oyuncusu.

"The running back breaks a tackle."Koşu geri bir tackle'ı kırdı.

wide receiver /wˈaɪd ɹɪsˈiːvɚ/ isim

geniş alıcı

Amerikan futbolunda oyun kurucudan pas yakalamada uzmanlaşmış oyuncu.

"The wide receiver runs a deep route."Geniş alıcı derin bir rota koşar.

flanker /flˈæŋkɚ/ isim

yan oyuncu

(Amerikan futbolu) Hücum çizgisinin dışında, genellikle sıkı uç veya bölünmüş uç ile aynı tarafta yer alan geniş alıcı.

"The flanker ran a route."Yan oyuncu bir rota koşar.

slot receiver /slˈɑːt ɹɪsˈiːvɚ/ isim

slot receiver

(Amerikan futbolu) ofansif tackle’a yakın konumda dizilen ve kısa pasları yakalamada uzmanlaşmış alıcı.

"The slot receiver catches a quick slant."Slot receiver hızlı bir slant pasını yakalar.

line player /lˈaɪn plˈeɪɚ/ isim

line oyuncusu

Hentbol veya takım hentbolunda, ileri hatta oynayan ve rakip kaleye yakın hücum oyunlarında yer alan oyuncu.

"The line player scored a goal."Line oyuncusu bir gol attı.

outside hitter /aʊtsˈaɪd hˈɪɾɚ/ isim

dış vuruşçu

Voleybol veya basketbolda sahanın çevresinde konumlanan, hücum etmekten ve sayı kazanmaktan sorumlu oyuncu.

"The outside hitter spikes the ball."Dış vuruşçu topa vurur.

attacking midfielder /ɐtˈækɪŋ mˈɪdfiːldɚ/ isim

attacking midfielder

Orta saha ile forvet arasında, genellikle gol fırsatları yaratan bir futbol oyuncusu.

"The attacking midfielder plays a through ball."Attacking midfielder, derin bir pas verir.

fullback /ˈfʊɫˌbæk/ isim

fullback

(Amerikan futbolu) top taşıyıcıyı öncelikle bloklayan, zaman zaman topu koşarak ya da pas yakalayarak ilerleten oyuncu.

"The fullback overlaps the winger."Fullback, kanat oyuncusunun üzerine geçer.

loose forward /lˈuːs fˈoːɹwɚd/ isim

loose forward

Ragbide, genellikle forvet pozisyonlarında oynayan çok yönlü oyuncu.

"The loose forward steals the ball at the breakdown."Loose forward, breakdown’da topu çalar.

Amerikan Futbolu

arena football /ɐɹˈiːnə fˈʊtbɔːl/ isim

arena futbolu

İç mekânda, sekiz oyunculu takımlarla, daha küçük bir sahada oynanan Amerikan futbolu çeşidi.

"Arena football is played on a smaller field with padded walls."Arena futbolu, daha küçük bir saha ve yastıklı duvarlarla oynanır.

flag football /flˈæɡ fˈʊtbɔːl/ isim

bayrak futbolu

Temas içermeyen Amerikan futbolu türü; top taşıyıcıyı durdurmak için onu dizmek yerine bayrağı çekmek gerekir.

"Flag football replaces tackles with pulling flags."Bayrak futbolunda tackle yerine bayrak çekilir.

forward pass /fˈoːɹwɚd pˈæs/ isim

ileri pas

Amerikan futbolunda, bir oyuncunun topu sahada kendisinden önde bulunan takım arkadaşına atması ya da tekmesi.

"The forward pass advances the ball downfield."İleri pas topu sahada ilerletir.

end run /ˈɛnd ɹˈʌn/ isim

kenar koşusu

(Amerikan futbolu) Savunmayı kenardan atlatmak ve topu ilerletmek amacıyla oyuncunun sahada yan hat boyunca koşması.

"The end run tries to get to the corner."Kenar koşusu köşeye ulaşmayı hedefler.

fumble /ˈfəmbəɫ/ isim

fumble

topu düşürmek ya da düzgün yakalayamamak eylemi

"He made a fumble."Fumble yaptı.

off-tackle run /ˈɔftˈækəl ɹˈʌn/ isim

tackle dışı koşu

Top taşıyıcının, ofansif tackle'ın hemen dışındaki bölgeye doğru koştuğu koşu oyunu.

"The off-tackle run goes between the tackle and the end."Tackle dışı koşu, tackle ile end arasından geçer.

pass play /pˈæs plˈeɪ/ isim

pas oyunu

Quarterback'in topu bir takım arkadaşına atarak sahada ilerlemeyi amaçladığı oyun.

"The pass play sends receivers downfield."Pas oyunu, alıcıları sahada ileri gönderir.

to run interference /ɹˈʌn ˌɪntəfˈɪɹəns/ ifade

engel olmak

(Amerikan futbolu) Rakip oyuncuları engellemek, alan yaratmak veya top taşıyan bir takım arkadaşını korumak.

"He ran interference for him."Onun için engel oldu.

handoff /hˈændɔf/ isim

handoff

(Amerikan futbolu) bir oyuncunun topu diğerine, genellikle quarterback'in topu koşucuya vermesi

"The quarterback made a handoff."Quarterback bir handoff yaptı.

first down /fˈɜːst dˈaʊn/ isim

first down

Amerikan futbolunda hücum takımının bir önceki oyun noktasından en az on yard ilerlemesiyle elde ettiği ilk fırsat

"The running back gains a first down."Koşucu bir first down kazandı.

line of scrimmage /lˈaɪn ʌv skɹˈɪmɪdʒ/ isim

line of scrimmage

Her oyun başlamadan önce topun yerleştirildiği hayali çizgi

"The line of scrimmage moves after each play."Her oyun sonrası line of scrimmage ilerler.

sweep /ˈswip/ isim

sweep

(Amerikan futbolu) top taşıyıcısının yan hatlara doğru koşarak yard kazanmayı hedeflediği koşu oyunu

"The sweep goes outside the tackles."Sweep, tackleların dışına doğru yürür.

blitz /ˈbɫɪts/ isim

blitz

(Amerikan futbolu) savunma oyuncularının quarterback'e baskı yapmak için rakip hattına doğru koştuğu taktik

"The blitz sends extra defenders."Blitz ekstra savunma oyuncuları gönderir.

Rugby

rugby union /ɹˈʌɡbi jˈuːniən/ isim

rugby union

15 oyuncudan oluşan takımların oval bir topu taşıyarak, pas vererek ve tekmeleyerek try ya da gol atmaya çalıştığı rugby çeşidi.

"Rugby union has fifteen players per side."Rugby union’da her takımda on beş oyuncu bulunur.

rugby league /ɹˈʌɡbi lˈiːɡ/ isim

rugby league

13 oyuncudan oluşan takımlarla oynanan, daha yapılandırılmış bir oyun akışı ve sık sık top taşıma içeren rugby futbolu türü.

"Rugby league has 13 players per side."Rugby league’da her takımda on üç oyuncu bulunur.

wheelchair rugby /wˈiːltʃɛɹ ɹˈʌɡbi/ isim

tekerlekli sandalye rugby’si

Engelli bireylerin katıldığı, rugby, basketbol ve hentbol unsurlarını birleştiren takım sporu.

"Wheelchair rugby is also called murderball."Tekerlekli sandalye rugby’si aynı zamanda "murderball" olarak da bilinir.

throw forward /θɹˈoʊ fˈoːɹwɚd/ isim

ileri pas (throw forward)

Rugby’de topu rakip savunma çizgisine doğru hareket ettiren yasak pas; bu durumda rakip takıma scrum verilir.

"That was a throw forward."Hakem ileri pas cezasını işaret etti.

grubber kick /ɡɹˈʌbɚ kˈɪk/ isim

grubber tekmesi

Topun yere değip rastgele sekerek ve yuvarlanarak ilerlediği düşük tekme.

"The grubber kick dribbles along the ground."Grubber tekmesi topu yerden sürükleyerek ilerletir.

knock-on /nˈɑːkˈɑːn/ isim

knock-on

Oyuncunun topu el ya da koluyla ileri doğru kazara çarpması; oyunun durması ve rakip takıma scrum verilmesiyle sonuçlanır.

"The knock-on results in a scrum."Knock-on sonucu bir scrum oluşur.

open play /ˈoʊpən plˈeɪ/ isim

açık oyun (open play)

Topun hareket halinde olduğu ve scrum ya da lineout gibi duran oyunlar dışında gerçekleşen aktif oyun süresi.

"Open play follows the restart after a tackle."Açık oyun, tackle sonrası yeniden başlatılan hamleyle devam eder.

no side /nˈoʊ sˈaɪd/ isim

berabere

(Rugby) Genellikle hava durumu veya sakatlık gibi öngörülemeyen koşullar nedeniyle kazanan ilan edilmeden maçın sona ermesi.

"The game ended in no side."Maç berabere bitti.

try line /tɹˈaɪ lˈaɪn/ isim

try çizgisi

Oyuncunun topu taşıyarak geçmesi gereken, try (gol) sayısı kazandıran saha sonu çizgisi.

"The player dives over the try line."Oyuncu try çizgisinin üzerinden atlayarak topu yere koydu.

dead-ball line /dˈɛdbˈɔːl lˈaɪn/ isim

ölü top çizgisi (dead-ball line)

Sahanın her iki ucunda topun oyun dışı sayıldığı sınır çizgisi.

"The ball crosses the dead-ball line for a drop-out."Top ölü top çizgisini geçtiğinde drop-out uygulanır.

throw-in /θɹˈoʊˈɪn/ isim

taç atışı

Futbol ve benzeri sporlarda, bir oyuncunun topu yan çizgiden oyuna geri attığı yeniden başlatma yöntemi.

"The referee gave a throw-in."Hakem bir taç atışı verdi.

lineout /lˈaɪnaʊt/ isim

lineout

topraktan dışarı çıktığında oyunun yeniden başlatılması yöntemi; iki takımın oyuncuları yan çizgiden atılan topa ulaşmak için yarışır

"The thrower aims for the jumper in the lineout."Atıcı, lineout'taki sıçrayan oyuncuya doğru atış yapar.

drop goal /dɹˈɑːp ɡˈoʊl/ isim

drop goal

açık oyun sırasında oyuncunun topu ayaklarıyla çubuğa göndererek sayı kazanması

"The fly-half scores a drop goal."Fly-half bir drop goal atar.

tap penalty /tˈæp pˈɛnəlɾi/ isim

tap penalty

penaltı kararı verildiğinde oyuncunun topa tekme yerine elini dokunarak oyunu hızlıca yeniden başlatması

"The tap penalty quickly restarts play."Tap penalty oyunu çabucak yeniden başlatır.

maul /ˈmɔɫ/ isim

maul

top taşıyan ayakta duran oyuncunun etrafında iki takımın oyuncularının birbirine bağlanarak topu ilerletmeye çalıştığı durum

"The maul moves toward the try line."Maul, try çizgisine doğru ilerler.

ruck /ˈɹək/ isim

ruck

topun yere düştüğü anda iki takımın oyuncularının topun üzerindeki sahipliği için mücadele ettiği oyun aşaması

"The ruck forms over the ball on the ground."Ruck, yerdeki topun üzerinde oluşur.

scrum /skɹˈʌm/ isim

scrum

iki takımın oyuncularının birbirine bağlanıp iterek topu kazanmak için mücadele ettiği yeniden başlatma yöntemi

"The scrum packs down the forwards."Scrum, forvetleri bir araya getirir.

quick-throw /kwˈɪkθɹˈoʊ/ isim

quick-throw

yan çizgiden oyunu hızlıca yeniden başlatmak amacıyla yapılan çabuk atış

"She took a quick-throw."Quick-throw savunmayı hazırlıksız yakalar.

Voleybol

sitting volleyball /sˈɪɾɪŋ vˈɑːlɪbˌɔːl/ isim

oturmuş voleybol

Yerine oturarak oynayan, engelli sporcular için uyarlanmış bir voleybol türü.

"Sitting volleyball is fun."Oturmuş voleybol, daha küçük bir sahada ve alçak bir file ile oynanır.

bump pass /bˈʌmp pˈæs/ isim

bump pası

Topa ön kollarla temas edilerek yapılan, topu bir takım arkadaşına yönlendirmek ve kontrol etmek amacıyla kullanılan pas.

"The bump pass is the forearm pass."Bump pası, ön kol pasıdır.

attack error /ɐtˈæk ˈɛɹɚ/ isim

saldırı hatası

Bir oyuncunun topu rakip sahanın sınırları içinde ağın üzerinden başarıyla vuramaması durumunda oluşan hata.

"That was an attack error."Bu bir saldırı hatasıydı.

back set /bˈæk sˈɛt/ isim

geriye set

Pasörün, sahanın arka kısmında, kendisinin arkasında konumlanmış bir hücumcaya yaptığı set.

"The back set goes over the setter's shoulder."Geriye set, pasörün omzunun üzerinden verilir.

swing blocking /swˈɪŋ blˈɑːkɪŋ/ isim

salınımlı blok

Blokçuların zıplamadan önce yanlara doğru hareket ederek rakip atakları engellemek için kollarını uzattığı savunma tekniği.

"They used swing blocking."Salınımlı blokta kollar yanlara doğru kaydırılır.

dig /ˈdɪɡ/ isim

dig

Voleybolda, sert bir smaç ya da hızlı bir vuruş sonrası topu yere düşürmeden kurtarmak için yapılan savunma pası.

"The player makes a quick dig to save the point."Oyuncu, puanı kurtarmak için hızlı bir dig yaptı.

free ball /fɹˈiː bˈɔːl/ isim

serbest top

Savunma sonrası rakibe yönlendirilen, fileyi geçen ve genellikle hücum için rahat bir fırsat sağlayan pas.

"The team scores easily from a free ball."Takım, serbest toptan kolayca puan kazandı.

cut shot /kˈʌt ʃˈɑːt/ isim

kesiş vuruş

Oyuncunun topu keskin bir açıyla aşağı ve çapraz yönlendirdiği, genellikle bloktan kaçınmak için kullanılan vuruş.

"The cut shot spins the ball sideways."Kesiş vuruş topu yanlara doğru döndürür.

joust /ˈdʒaʊst/ isim

çift yönlü çarpışma

İki karşı oyuncunun aynı anda file üzerinde topa dokunarak kontrol kazanma mücadelesi.

"They joust at the net."İki oyuncu filede çift yönlü çarpışma yaptı.

double contact /dˈʌbəl kˈɑːntækt/ isim

çift temas

Bir oyuncunun aynı oyun sürecinde topa iki kez ard arda temas etmesiyle oluşan kural ihlali.

"The referee calls double contact."Hakem çift teması işaret etti.

rotation defense /ɹoʊtˈeɪʃən dɪfˈɛns/ isim

rotasyon savunması

Voleybol oyuncularının sahada hareketi ve konumlanmasıyla rakibin hücumlarını etkili bir şekilde engellemek amacıyla yapılan savunma düzeni.

"The rotation defense is key."Rotasyon savunması sola kaydı.

Lakros

field lacrosse /fˈiːld lˈækɹɔs/ isim

alan lacrosse

her iki takımda on oyuncu bulunan, açık alanda oynanan lacrosse çeşidi

"Field lacrosse has ten players per side."Alan lacrosse'te her takımda on oyuncu bulunur.

box lacrosse /bˈɑːks lˈækɹɔs/ isim

kapalı alan lacrosse

buz hokeyi sahasının buzunun kaldırıldığı, kapalı bir alanda oynanan lacrosse türü

"Box lacrosse is played indoors."Kapalı alan lacrosse kapalı bir ortamda oynanır.

lacrosse sixes /lˈækɹɔs sˈɪksᵻz/ isim

lacrosse sixes

her takımda altı oyuncu bulunan, daha küçük sahada oynanan hızlı bir lacrosse formatı

"Lacrosse sixes is a fast format."Lacrosse sixes hızlı bir formattır.

intercrosse /ˌɪntɚkɹˈɔs/ isim

interkros

yumuşak bir top ve plastik sopalarla oynanan, temas içermeyen bir lacrosse türü

"Intercrosse uses a softer stick."Interkros daha yumuşak bir sopa kullanır.

dodge /ˈdɑdʒ/ isim

çeviklik hareketi

(lacrosse) topu taşıyan ya da alan oyuncunun savunuculardan kaçmak için yaptığı ani ve çevik hareket

"The attacker uses a dodge to get free."Saldırgan serbest kalmak için bir çeviklik hareketi yapar.

feed pass /fˈiːd pˈæs/ isim

besleme pası

lacrosse'ta bir takım arkadaşını gol fırsatı yaratmak için konumlandıran pas

"The feed pass goes to the front of the goal."Besleme pası kalenin önüne yönelir.

v-cut /vˈiːkˈʌt/ isim

v kesişimi

(lacrosse) bir hücum oyuncusunun pas alabilmek için yön değiştirdiği hızlı hareket

"The v-cut loses the defender."V kesişimi savunucuyu kaybeder.

flag down /flˈæɡ dˈaʊn/ isim

flag down

(Lakros) Hakemin sahaya bir bayrak atarak işaretlediği bir ceza durumu.

"The referee will flag down."Hakem flag down yapacak.

man-down defense /mˈændˌaʊn dɪfˈɛns/ isim

az sayı savunması

ceza alıp sahada daha az oyuncu ile oynayan takımın uyguladığı savunma taktiği

"Man-down defense kills the penalty."Az sayı savunması cezayı bozar.

re-dodge /ɹˌiːdˈɑːdʒ/ isim

yeniden çeviklik hareketi

lacrosse'ta bir savunucuyu ilk geçişten sonra tekrar dolaşarak ilerleme hareketi

"The re-dodge resets the attack."Yeniden çeviklik hareketi atağı yeniden başlatır.

Golf

miniature golf /mˈɪnɪtʃɚ ɡˈɑːlf/ isim

minyatür golf

eğlenceli engellerle oynanan, ölçek olarak küçültülmüş golf çeşidi

"Miniature golf has windmills and loops."Minyatür golfta yel değirmenleri ve döngüler bulunur.

back nine /bˈæk nˈaɪn/ isim

arka dokuz

18 delikli bir golf sahasının son dokuz deliği

"The back nine holes are harder."Arka dokuz delikler daha zordur.

front nine /fɹˈʌnt nˈaɪn/ isim

ön dokuz

Bir golf sahasının birinci delikten dokuzuncuya kadar olan ilk dokuz deliği

"The front nine takes two hours."Ön dokuz iki saat sürüyor.

stroke play /stɹˈoʊk plˈeɪ/ isim

vuruş sayısı oyunu

Toplam vuruş sayısının sayıldığı bir golf skor formatı

"Stroke play counts every shot."Vuruş sayısı oyunu her atışı sayar.

bogey /ˈboʊɡi/ isim

bogey

Bir deliği par’dan bir vuruş fazla tamamlamak

"He makes a bogey on the sixth hole."Altıncı delikte bogey yaptı.

hole in one /hˈoʊl ɪn wˌʌn/ isim

tek vuruşta delik

Par‑3 bir delikte topu tek bir vuruşla deliğe sokma başarısı

"The hole in one wins him a car."Kuş vuruşu ona bir araba kazandırdı.

par /ˈpɑɹ/ isim

par

Usta bir golfçünün bir deliği ya da tüm sahayı tamamlaması beklenen standart vuruş sayısı

"The golfer is one under par."Golfçü bir puan par altında.

match play /mˈætʃ plˈeɪ/ isim

maç oyunu

Oyuncuların her deliği ayrı ayrı kazanmak için yarıştığı, toplam skor yerine delik bazlı galibiyetin sayıldığı bir golf formatı

"Match play wins the hole"Maç oyununda delik kazanıldı.

divot /dˈɪvɑːt/ isim

çim kırıntısı

Vuruş sırasında sopa ile toprağa çarpıldığında yerinden çıkan çim ya da toprak parçası

"He replaces the divot after his swing."Vuruşundan sonra çim kırıntısını yerine koydu.

approach shot /ɐpɹˈoʊtʃ ʃˈɑːt/ isim

yaklaşma vuruşu

Yeşile doğru, uzakta bir konumdan yapılan vuruş

"The approach shot lands on the green."Yaklaşma vuruşu yeşilde durdu.

scorecard /ˈskɔɹˌkɑɹd/ isim

skor kartı

Bir turda her oyuncunun her delikteki skorlarını kaydetmek için kullanılan kart

"She keeps score on a scorecard."Skorunu bir skor kartı ile tutar.

putt /ˈpət/ fiil

putt atmak

Golf topunu yeşil alanda deliğe doğru hafifçe vurarak ilerletmek.

"He putted the ball into the hole."Topu deliğe putt attı.

heel /hiːl/ fiil

heel

Golf sopasının topuğunu kullanarak topa vurmak.

"He will heel the ball."Topu heel yapacak.

hole out /hˈoʊl ˈaʊt/ fiil

hole out

Bir putt ile topu başarıyla deliğe vurarak deliği bitirmek.

"He holed out from the bunker."Bunker'dan hole out yaptı.

Bowling

candlepin bowling /kˈændəlpˌɪn bˈoʊlɪŋ/ isim

kandil iğnesi bowlingi

Küçük toplar ve uzun, ince pineler kullanılan bir bowling türü.

"Candlepin bowling uses thin pins."Kandil iğnesi bowlingi ince pineler kullanır.

duckpin bowling /dˈʌkpɪn bˈoʊlɪŋ/ isim

duckpin bowling

Geleneksel on pin bowlingine göre daha küçük ve hafif pinler ve toplar kullanılan bir bowling çeşidi.

"Duckpin bowling uses small balls and pins."Duckpin bowling, küçük toplar ve pinler kullanır.

five-pin bowling /fˈaɪvpˈɪn bˈoʊlɪŋ/ isim

beş pinli bowling

Küçük pineler ve daha küçük bir top ile oynanan, özellikle Kanada’da yaygın bir bowling çeşidi.

"Five-pin bowling has smaller balls."Beş pinli bowlingde toplar daha küçüktür.

spare /spɛr/ isim

yedek parça

Değiştirme ya da yedekleme amacıyla kullanılmak üzere elde tutulan ekstra öğe.

"I need spare part."Yedek parçaya ihtiyacım var.

open frame /ˈoʊpən fɹˈeɪm/ isim

açık çerçeve

Bir çerçevede iki atışta tüm on pini devirme başarısızlığı; puanlama açısından bonus alınamayan durum.

"The open frame scores no bonus."Açık çerçeve bonus puan getirmez.

pinfall /pˈɪnfɔːl/ isim

pin sayısı

(bowling) Tek bir top atışıyla düşürülen pinelerin adedi.

"The pinfall is 147 after three frames."Üç çerçeveden sonra pin sayısı 147 oldu.

pinsetting /pˈɪnsɪɾɪŋ/ isim

pin ayarlama

Bowlingde devrilen pineler temizlendikten sonra yeniden dizilmesi işlemi; mekanik ya da elle yapılabilir.

"Pinsetting is now automated."Pin ayarlama artık otomatikleştirildi.

upcast /ʌpkˈæst/ isim

upcast

Bowlingde topu yukarı doğru atma yöntemi, genellikle nişan almayı ve kontrol etmeyi zorlaştırır.

"The upcast is difficult."Upcast zordur.

ten-strike /tˈɛnstɹˈaɪk/ isim

onluk vuruş

Bowlingde bir çerçevenin ilk atışıyla tüm on pinin devrilmesi.

"A ten-strike knocks down all pins."Onluk vuruş tüm pinleri devrir.

bocce /ˈboʊkə/, /ˈboʊtʃi/ isim

bocce

İtalyan kökenli bir top oyunudur; oyuncular ağır topları, daha küçük bir hedef topa (pallino) olabildiğince yakın atmaya çalışır.

"Bocce is a game."Bocce oyununda toplar küçük hedefe doğru yuvarlanır.

respot /ɹɪspˈɑːt/ fiil

respot

(Bowling) Devrilmiş veya hareket etmiş bir pini orijinal konumuna geri yerleştirmek.

"He will respot pins."Pinleri respot yapacak.

Tenis

beach tennis /bˈiːtʃ tˈɛnᵻs/ isim

beach tennis

Kum üzerinde özel bir paddle ve yumuşak bir top ile oynanan bir tenis çeşididir.

"Beach tennis is played on sand."Beach tennis kumda oynanır.

wheelchair tennis /wˈiːltʃɛɹ tˈɛnᵻs/ isim

wheelchair tennis

Fiziksel engeli nedeniyle tekerlekli sandalye kullanan oyuncular için uyarlanmış bir tenis biçimidir.

"Wheelchair tennis allows two bounces."Wheelchair tennis iki sekme izni verir.

cross-court shot /kɹˈɔskˈoːɹt ʃˈɑːt/ isim

çapraz kort vuruşu

Teniste, kortun bir köşesinden karşı köşesine diyagonal olarak yapılan vuruştur.

"The cross-court shot angles away."Çapraz kort vuruşu açıyla uzaklaşır.

double fault /dˈʌbəl fˈɑːlt/ isim

çift hata

(tenis) bir oyuncunun iki kez art arda servis hatası yapması ve puanı kaybetmesi

"She made a double fault."Çift hata yaptı.

ground stroke /ɡɹˈaʊnd stɹˈoʊk/ isim

zemin vuruşu

Top kortta sekildikten sonra, genellikle temel çizgiden yapılan temel tenis vuruşudur.

"His ground stroke is consistent and deep."Onun zemin vuruşu tutarlı ve derindir.

passing shot /pˈæsɪŋ ʃˈɑːt/ isim

geçiş vuruşu

Rakip filedeyken topu yanından geçirmeyi amaçlayan tenis vuruşudur.

"The passing shot goes past the net player."Geçiş vuruşu filedeki oyuncunun yanından geçer.

break point /bɹˈeɪk pˈɔɪnt/ isim

break point

Servis yapan oyuncunun servisini kazanması durumunda, alıcı oyuncunun maçı kazanma şansı elde ettiği tenis durumu.

"He saves two break points."İki break point'i kurtardı.

match point /mˈætʃ pˈɔɪnt/ isim

match point

Bir oyuncunun maçı kazanmak için bir puana daha ihtiyacı olduğu an.

"She serves for match point."Maç puanı için servis atıyor.

racket abuse /ɹˈækɪt ɐbjˈuːs/ isim

raket istismarı

Maç sırasında öfkeyle ya da kasıtlı olarak tenis raketini zarar verme eylemi.

"The player gets penalized for racket abuse."Oyuncu raket istismarı nedeniyle ceza aldı.

game point /ɡˈeɪm pˈɔɪnt/ isim

game point

Önde olan oyuncunun ya da takımın oyunu kazanmak için sadece bir puana daha ihtiyacı olduğu durum.

"He wins with a game point ace."Game point'te ace ile kazandı.

chop shot /tʃˈɑːp ʃˈɑːt/ isim

chop vuruşu

Alçak bir top elde etmek için genellikle backspin verilen, dilimleme hareketiyle yapılan tenis vuruşu.

"He hit a chop shot."Chop vuruşu backspin oluşturur.

soft tennis /sˈɔft tˈɛnᵻs/ isim

soft tenis

Geleneksel tenisle kıyaslandığında daha yumuşak bir top ve daha küçük kortta oynanan tenis türü.

"Soft tennis uses a softer rubber ball."Soft tenis daha yumuşak bir kauçuk top kullanır.

set point /sˈɛt pˈɔɪnt/ isim

set sayısı

Teniste bir oyuncunun seti kazanmak için alması gereken sayı.

"The tiebreak decides the set point."Tiebreak set sayısını belirler.

Koşma

race walking /ɹˈeɪs wˈɔːkɪŋ/ isim

yürüyüş koşusu

Yarışmacıların yere temasını sürdürmesi ve önde gelen bacağını düz tutması gereken uzun mesafe atletik etkinliği.

"Race walking has strict form rules."Yürüyüş koşusunun katı form kuralları vardır.

cross-country running /kɹˈɔskˈʌntɹi ɹˈʌnɪŋ/ isim

kros koşusu

Çayır, tepe, orman gibi doğal açık alanlarda yapılan bir koşu türü.

"Cross-country running goes over grass and hills."Kros koşusu çim ve tepelere yayılır.

road running /ɹˈoʊd ɹˈʌnɪŋ/ isim

yol koşusu

Asfaltlı yollarda gerçekleştirilen uzun mesafe koşusu biçimi.

"Road running uses paved roads."Yol koşuları, kapalı sokaklarda trafiği önler.

ultra running /ˈʌltɹɚ ɹˈʌnɪŋ/ isim

ultra koşu

Standart maratondan daha uzun mesafeleri kapsayan koşu türü.

"Ultra running is very long."Ultra koşu zihinsel dayanıklılık gerektirir.

freerunning /fɹˈɪɹʌnɪŋ/ isim

serbest koşu

Genellikle kentsel ortamlarda, yaratıcılık ve kendini ifade etmeye vurgu yaparak engelleri ve araziyi aşmak için akrobatik hareketler içeren bir spor.

"Freerunning navigates obstacles."Serbest koşu engelleri aşar.

foot strike /fˈʊt stɹˈaɪk/ isim

ayak teması

(koşu) her adımda ayağın yere temas şekli.

"Foot strike is important."Ayak teması orta ayak bölgesinde olmalıdır.

tempo run /tˈɛmpoʊ ɹˈʌn/ isim

tempo koşusu

koşucunun normal antrenman temposundan daha hızlı, rahatça zorlayıcı bir tempoda sürdürülen çaba

"Tempo run is hard."Tempo koşusu rahatça zorlayıcı bir his verir.

long-distance running /lˈɑːŋdˈɪstəns ɹˈʌnɪŋ/ isim

uzun mesafe koşusu

orta ila yüksek yoğunlukta, kesintisiz bir şekilde uzun süre koşma

"Long-distance running is tiring."Uzun mesafe koşusu dayanıklılık kazandırır.

negative split /nˈɛɡətˌɪv splˈɪt/ isim

negatif bölünme

yarışı ilk yarısına göre ikinci yarısında daha hızlı koşmayı hedefleyen yarış stratejisi

"Negative split runs faster."Negatif bölünme koşusunda ikinci yarı daha hızlı koşulur.

runner's high /ɹˈʌnɚz hˈaɪ/ isim

koşucu coşkusu

zorlu bir koşunun ardından endorfin salgılanmasıyla ortaya çıkan coşkulu his

"Runner's high feels good."Endorfinler koşucu coşkusuna neden olur.

middle-distance running /mˈɪdəldˈɪstəns ɹˈʌnɪŋ/ isim

orta mesafe koşusu

800 metreden 1.500 metreye kadar uzanan koşu yarışları

"Middle-distance running is fast."Orta mesafe koşusu hız ve dayanıklılığı birleştirir.

Dövüş Sporcuları

sumo wrestler /sˈuːmoʊ ɹˈɛslɚ/ isim

sumo güreşçisi

tam temaslı Japon güreşi olan sumo’da yarışan sporcu

"The sumo wrestler wears a mawashi belt."Sumo güreşçisi, beline bir mawashi kuşak takar.

wrestler /ˈɹɛsəɫɝ/, /ˈɹɛsɫɝ/ isim

güreşçi

güreş sporu ile uğraşan atlet

"The wrestler escapes from a headlock."Güreşçi, bir başaç tutuşundan kurtulur.

karateka /kˈæɹeɪtkə/ isim

karatekçi

karate yapan kişi

"The karateka breaks boards with a punch."Karatekçi, bir yumrukla tahtaları kırar.

judoka /dʒuːdˈoʊkə/ isim

judocu

Judo yapan veya judo müsabakalarına katılan kişi.

"The judoka throws his opponent with a hip toss."Judocu rakibini kalça atışıyla yere serer.

counterpuncher /kˈaʊntɚpˌʌntʃɚ/ isim

kontratak boksörü

rakibin saldırılarına savunma amaçlı karşılık veren, isabetli yumruklar atan boksör

"The counterpuncher waits for mistakes."Kontratak boksörü, hataları bekler.

out-boxer /ˈaʊtbˈɑːksɚ/ isim

uzun menzilli boksör

hızlı ayak hareketi ve uzun menzilli yumruklarla rakibi uzakta tutan boksör

"He is a great out-boxer."O, harika bir uzun menzilli boksördür.

Nak Muay /nˈæk mjˈuːeɪ/ isim

nak Muay

Tayland kökenli geleneksel dövüş sanatı Muay Thai’i uygulayan sporcu

"Nak Muay is a Thai boxer."Nak Muay bir Tay boksçusudur.

boxer-puncher /bˈɑːksɚpˈʌntʃɚ/ isim

boksör-güçlü yumrukçu

teknik beceriyi nakavt gücüyle birleştiren boksör

"The boxer-puncher mixes power and speed."Boksör-güçlü yumrukçu, güç ve hızı bir arada kullanır.

kickboxer /kˈɪkbɑːksɚ/ isim

kickboksör

elleri ve ayaklarıyla vuruşlar içeren kickboks sporunu yapan sporcu

"The kickboxer lands a roundhouse kick to the leg."Kickboksör, bacakta dairesel bir tekme atar.

fencer /fˈɛnsɚ/ isim

eskrimci

eskrim sporuna katılan sporcu

"The fencer lunges for a touch."Eskrimci bir temas için hamle yapar.

kendoka /kɛndˈoʊkə/ isim

kendocu

Bambu kılıçları kullanan modern bir Japon savaş sanatı olan kendo uygulayıcısı.

"The kendoka strikes the men target."Kendocu hedefi vurur.

capoeirista /kˈæpoʊˌɪɹɪstə/ isim

capoeirista

dans, akrobasi ve müzik unsurlarını birleştiren Brezilya dövüş sanatı capoeirayı uygulayan kişi

"The capoeirista performs a ginga."Capoeirista bir ginga sergiler.

jujitsuka /dʒˌuːdʒɪtsˈuːkə/ isim

jujitsuka

jujitsu dövüş sanatını eğiten ve müsabakalara katılan kişi

"The jujitsuka applies an armbar."Jujitsuka bir kol kilidi uygular.

aikidoka /ˌeɪkɪdˈoʊkə/ isim

aikidoka

aikido dövüş sanatını uygulayan kişi

"The aikidoka blends with the attack."Aikidoka saldırıya uyum sağlar.

swarmer /swˈɔːɹmɚ/ isim

swarmer

rakibini hızlı ve sürekli yumruklarla agresif şekilde baskı altına alan boksör

"The swarmer pressures constantly inside."Swarmer sürekli iç mesafede baskı yapar.

Okçuluk ve Atıcılık

mounted archery /mˈaʊntᵻd ˈɑːɹtʃɚɹi/ isim

binicilik okçuluğu

At sırtında ok atma pratiği.

"Mounted archery shoots arrows from horseback."Binicilik okçuluğu attan ok atar.

target archery /tˈɑːɹɡɪt ˈɑːɹtʃɚɹi/ isim

hedef okçuluğu

Sabit bir hedefe ok atma sporu.

"Target archery shoots at stationary targets."Hedef okçuluğu sabit hedeflere ateş eder.

field archery /fˈiːld ˈɑːɹtʃɚɹi/ isim

alan okçuluğu

Hedeflerin doğal ortamlarda farklı mesafelere yerleştirildiği bir okçuluk biçimi.

"Field archery shoots at targets of varying distances."Alan okçuluğu farklı mesafelerdeki hedeflere ateş eder.

3D archery /θɹˈiː dˈiː ˈɑːɹtʃɚɹi/ isim

3D okçuluk

Katılımcıların hayvanları taklit eden üç boyutlu hedeflere ok attığı bir okçuluk türü.

"3D archery shoots at foam animal targets."3D okçuluk köpük hayvan hedeflerine ateş eder.

clout archery /klˈaʊt ˈɑːɹtʃɚɹi/ isim

clout okçuluğu

Okçuların uzun mesafeden yere yerleştirilmiş bayrakla işaretlenmiş bir hedefe ok attığı bir okçuluk biçimi.

"Clout archery shoots at a flag on the ground."Clout okçuluğu yerdeki bayrağa ateş eder.

flight archery /flˈaɪt ˈɑːɹtʃɚɹi/ isim

uçuş okçuluğu

Maksimum mesafe için ok atışına odaklanan bir okçuluk disiplini.

"Flight archery maximizes distance."Uçuş okçuluğu mesafeyi en üst düzeye çıkarır.

run archery /ɹˈʌn ˈɑːɹtʃɚɹi/ isim

koşu okçuluğu

Mesafe koşusu ve ok atışını birleştiren bir spor.

"Run archery shoots while running."Koşu okçuluğu koşarken ateş eder.

para archery /pˈæɹə ˈɑːɹtʃɚɹi/ isim

para okçuluğu

Fiziksel engelli bireyler için uyarlanmış okçuluk sporu.

"Para archery uses assistive devices."Para okçuluğu yardımcı cihazlar kullanır.

anchor point /ˈænkɚ pˈɔɪnt/ isim

çapa noktası

(okçuluk) Okçunun yay ipini çekip tuttuğu tutarlı nokta.

"The anchor point is under the chin."Çapa noktası çenenin altındadır.

shooting line /ʃˈuːɾɪŋ lˈaɪn/ isim

atış hattı

Hedef okçuluğunda okçuların oklarını fırlattığı belirlenmiş alan.

"Archers stand behind the shooting line."Okçular atış hattının arkasında durur.

target shooting /tˈɑːɹɡɪt ʃˈuːɾɪŋ/ isim

hedef atışı

Doğruluk ve hassasiyet için belirlenmiş hedeflere ateşli silahlarla atış sporu veya etkinliği.

"Target shooting uses paper targets."Hedef atışı kağıt hedefler kullanır.

skeet shooting /skˈiːt ʃˈuːɾɪŋ/ isim

skeet atıcılığı

Katılımcıların merkezi bir atış pozisyonunun iki yanında bulunan iki sabit istasyondan havaya fırlatılan kil hedefleri vurduğu bir atış sporudur.

"Skeet shooting uses two houses."Skeet atıcılığında iki kulenin kullanımı vardır.

trap shooting /tɹˈæp ʃˈuːɾɪŋ/ isim

trap atıcılığı

Katılımcıların havaya fırlatılan kil hedefleri vurduğu bir atış sporudur.

"Trap shooting launches single targets away."Trap atıcılığında tek hedefler fırlatılır.

bullseye shooting /bˈʊlzaɪ ʃˈuːɾɪŋ/ isim

hedef atıcılığı

Bir silah veya yay ile küçük bir hedefi vurmayı içeren bir atış sporu türüdür.

"Bullseye shooting scores the center ring highest."Hedef atıcılığında orta halka en yüksek puanı alır.

Paralympic shooting /pˌæɹəlˈɪmpɪk ʃˈuːɾɪŋ/ isim

paralimpik atış

Fiziksel engelli sporcular için uyarlanmış rekabetçi atış sporları.

"Paralympic shooting allows seated or standing positions."Paralimpik atış oturur ya da ayakta pozisyonlara izin verir.

kyudo /kjˈuːdoʊ/ isim

kyudo

Form ve ruhsal gelişime odaklanan, Japon geleneksel okçuluğu.

"Kyudo is Japanese archery."Kyudo Japon okçuluğudur.

Kış Sporları

bobsled /ˈbɑbˌsɫɛd/ isim

bobslayt

İki ya da dört kişilik takımların dar, kıvrımlı ve buzla kaplı pistte kayarak yarıştığı kış sporu.

"The bobsled team pushes at the start."Bobslayt takımı başlangıçta itme yapar.

slopestyle /slˈoʊpstaɪl/ isim

slopestyle

Zıplama rampaları ve engellerle dolu bir parkurda numaralar yaparak kayılan bir kayak türü.

"Slopestyle includes rails and jumps."Slopestyle parkurunda raylar ve sıçramalar bulunur.

skiing /ˈskiːɪŋ/ isim

kayak sporu

Kayaklarla kar üzerinde hareket etme etkinliği veya sporu

"Skiing is exciting."Kayak sporu heyecan vericidir.

biathlon /bˈaɪəθlɑːn/ isim

biyatlon

Kros kayak ve tüfekle atışın birleştirildiği kış sporu.

"Biathlon combines cross-country skiing and rifle shooting."Biyatlon kros kayak ve tüfekle atışı birleştirir.

curling /ˈkɝɫɪŋ/ isim

kurling

Oyuncuların düz taşları buz üzerinde kaydırarak belirli bir hedefi vurmayı amaçladığı kış sporu.

"Curling is a popular winter sport in Canada."Kurling, Kanada’da popüler bir kış sporudur.

bandy /ˈbændi/ isim

bendy

Buz üzerinde top ile oynanan, buz hokeyine benzer takım sporu.

"Bandy is played on ice with a ball."Bendy buz üzerinde top ile oynanır.

wheelchair curling /wˈiːltʃɛɹ kˈɜːlɪŋ/ isim

tekerlekli sandalye curling'i

Fiziksel engelli sporcuların tekerlekli sandalye kullanarak yarıştığı uyarlanmış bir curling türü.

"They play wheelchair curling."Tekerlekli sandalye curling'inde süpürme yapılmaz.

snowboarding /ˈsnoʊˌbɔrdɪŋ/ isim

snowboard

katılımcının bir tahta üzerinde durarak karlı zeminde, genellikle bir dağ yamacında kaydığı kış sporu veya aktivitesi

"Snowboarding is exciting."Snowboard heyecan verici.

para snowboard /pˈæɹə snˈoʊboːɹd/ isim

para snowboard

Fiziksel engelli sporcular için uyarlanmış bir snowboard yarışma dalı.

"Para snowboard uses a sit-ski or standing board."Para snowboard oturur kayak ya da ayakta board kullanır.

frontside air /fɹˈʌntsaɪd ˈɛɹ/ isim

ön yüz hava hareketi

Binicinin ön yüzü ileriye dönük şekilde havada zıplayıp döndüğü bir snowboard veya kaykay manevrasıdır.

"He did a frontside air."Bir ön yüz hava hareketi yaptı.

forward lean /fˈoːɹwɚd lˈiːn/ isim

ileri eğilme

Kayakçı ya da snowboardcunun dönüş başlatmak ya da hız kazanmak için vücudunu öne doğru eğdiği pozisyon.

"The forward lean shifts weight over the front binding."İleri eğilme, ağırlığı ön bağa kaydırır.

nose press /nˈoʊz pɹˈɛs/ isim

burun baskısı

Snowboardcu veya kayakçının ağırlığını tahtasının veya kayaklarının ön tarafına kaydırarak arkasını yerden kaldırdığı bir manevradır.

"He did a nose press."Bir burun baskısı yaptı.

toeside turn /tˈoʊsaɪd tˈɜːn/ isim

ayak ucu dönüşü

Snowboardcu veya kayakçının yön değiştirmek için botlarının parmak uçlarına ağırlık verdiği bir snowboard veya kayak manevrasıdır.

"She made a toeside turn."Bir ayak ucu dönüşü yaptı.

nose slide /nˈoʊz slˈaɪd/ isim

burun kayması

Snowboardcu veya kayakçının tahtasının veya kayaklarının ön ucuyla bir ray veya yüzey boyunca kaydığı bir manevradır.

"He did a nose slide."Bir burun kayması yaptı.

Kayak

freestyle skiing /fɹˈiːstaɪl skˈiːɪŋ/ isim

serbest stil kayak

Kayakçıların yaratıcılığı ve stili vurgulayarak çeşitli arazilerde gösteriler, zıplamalar ve manevralar yaptığı bir disiplindir.

"She loves freestyle skiing."Serbest stil kayak yapmayı seviyor.

ski jumping /skˈiː dʒˈʌmpɪŋ/ isim

kayakla atlama

Kayakçıların özel olarak inşa edilmiş bir yamaçtan aşağı kayıp kimin en uzağa gideceğini görmek için havaya zıpladığı bir kayak türüdür.

"He watched ski jumping."Kayakla atlamayı izledi.

cross-country skiing /kɹˈɔskˈʌntɹi skˈiːɪŋ/ isim

kros kayak

Kayakçıların kayak, baton ve fiziksel dayanıklılık kullanarak karla kaplı arazide seyahat ettiği bir kayak biçimidir.

"Cross-country skiing uses a diagonal stride."Kros kayakta çapraz adım kullanılır.

Telemark skiing /tˈɛlɪmˌɑːɹk skˈiːɪŋ/ isim

telemark kayak

Kayakçının topuğunun serbest olduğu, derin diz bükülmesine ve dönüşe izin veren bir kayak tekniğidir.

"Telemark skiing has a free heel."Telemark kayakta topuk serbesttir.

heliskiing /hɛlˈɪskɪɪŋ/ isim

heliski

Kayak liftleriyle değil, helikopterle ulaşılan uzak yerlerde kayak yapma eylemidir.

"Heliskiing uses a helicopter to access remote terrain."Heliski, uzak arazilere ulaşmak için helikopter kullanır.

skibobbing /skˈɪbɑːbɪŋ/ isim

skibob

Bir kişinin kayak üzerinde bisiklete benzeyen bir araçla yokuş aşağı indiği bir kış sporu veya aktivitesidir.

"Skibobbing sits on a frame with skis."Skibob, kayaklar üzerinde bir çerçeveye oturur.

Nordic skiing /nˈoːɹdɪk skˈiːɪŋ/ isim

kuzey kayak

Uzun, dar kayaklar ve batonları içeren karlı manzarada kayak yapma türüdür.

"Nordic skiing uses skis, poles."Kuzey kayakta kayak ve baton kullanılır.

extreme skiing /ɛkstɹˈiːm skˈiːɪŋ/ isim

ekstrem kayak

Dik yamaçlar, uçurumlar veya derin kar gibi zorlu ve genellikle alışılmadık arazilerde yapılan bir kayak türüdür.

"Extreme skiing descends steep dangerous slopes."Ekstrem kayak dik tehlikeli yamaçlardan iner.

backcountry skiing /bˈækkʌntɹi skˈiːɪŋ/ isim

patika dışı kayak

Genellikle yürüyerek veya helikopterle ulaşılan uzak, işaretsiz ve tipik olarak gelişmemiş arazilerde yapılan bir kayak biçimidir.

"Backcountry skiing is outside patrolled areas."Patika dışı kayak, devriye bölgelerinin dışındadır.

parallel skiing /pˈæɹəlˌɛl skˈiːɪŋ/ isim

paralel kayak

İki kayakçının iniş boyunca birbirine paralel kaldığı bir tekniktir.

"Parallel skiing keeps the skis together during turns."Paralel kayak, dönüşler sırasında kayakları bir arada tutar.

para cross-country skiing /pˈæɹə kɹˈɔskˈʌntɹi skˈiːɪŋ/ isim

para kros kayak

Fiziksel engelli sporcular için uyarlanmış, özel ekipman ve teknikler kullanan bir kros kayak biçimidir.

"Para cross-country uses a sit-ski or poles."Para kros, oturaklı kayak veya baton kullanır.

para alpine skiing /pˈæɹə ˈælpaɪn skˈiːɪŋ/ isim

paralimpik kayak

fiziksel engelli sporcular için yapılan yokuş aşağı kayak sporu.

"Para alpine skiing is for athletes with physical impairments."Paralimpik kayak, fiziksel engelli sporcular içindir.

para Nordic skiing /pˈæɹə nˈoːɹdɪk skˈiːɪŋ/ isim

paralimpik Kuzey disiplini kayak

fiziksel engelli sporcular için tasarlanmış kros kayak ve biatlon yarışmaları.

"Para Nordic combines cross-country and biathlon."Paralimpik Kuzey disiplini kayak, kros ve biatlonu birleştirir.

parallel turn /pˈæɹəlˌɛl tˈɜːn/ isim

paralel dönüş

kayak yaparken her iki kayağın da dönüş boyunca paralel pozisyonunu koruyarak birlikte döndüğü bir teknik.

"The parallel turn keeps the skis parallel."Paralel dönüş, kayakları paralel tutar.

jump turn /dʒˈʌmp tˈɜːn/ isim

zıplama dönüşü

kayak yaparken kayakçının havada bir zıplama sırasında hızla yön değiştirdiği bir teknik.

"The jump turn rotates the skis in the air."Zıplama dönüşü, kayakları havada döndürür.

stem turn /stˈɛm ˈtɝn/ isim

kayak ucu açma dönüşü

kayak yaparken kayakçının topuklarını dışarı ve parmak uçlarını içeri iterek döndüğü temel bir kayak tekniği.

"The stem turn pushes the tails outward."Kayak ucu açma dönüşü, kayak uçlarını dışarı doğru iter.

pole plant /pˈoʊl plˈænt/ isim

batonla yere vurma

dönüşe ve dengeye yardımcı olmak için kayak batonunu kara saplama eylemi.

"The pole plant initiates the turn timing."Batonla yere vurma, dönüş zamanlamasını başlatır.

Hokey

inline hockey /ˈɪnlaɪn hˈɑːki/ isim

paten hokeyi

buz pateni yerine tekerlekli patenle oynanan bir hokey çeşidi.

"Inline hockey is played on roller skates."Paten hokeyi, tekerlekli patenle oynanır.

para ice hockey /pˈæɹə ˈaɪs hˈɑːki/ isim

paralimpik buz hokeyi

fiziksel engelli sporcular için hokeyden uyarlanmış, kızak kullanılarak oynanan bir spor.

"Para ice hockey is played on a sled."Paralimpik buz hokeyi, kızak üzerinde oynanır.

empty-netter /ˈɛmptinˈɛɾɚ/ isim

boş ağ golü

Karşı takım kaleciyi sahadan çekip yerine bir oyuncu alırken, kalenin savunmasız kalması sonucu atılan gol.

"The empty-netter seals the win."Boş ağ golü, galibiyeti perçinler.

wrist shot /ɹˈɪst ʃˈɑːt/ isim

bilek vuruşu

Buz hokeyinde bileğin hızlı bir hareketiyle puck'ı fırlatarak yapılan çabuk ve isabetli şut.

"The wrist shot is quick and accurate."Bilek vuruşu çabuk ve isabetlidir.

slapshot /slˈæpʃɑːt/ isim

slapshot

buz hokeyinde sopayı sallayarak puck'ı yüksek hız ve güçle vurma atışı

"He took a slapshot."Bir slapshot çekti.

deke /dˈiːk/ isim

deke

Buz hokeyinde rakibi yanıltmak için yapılan, genellikle hızlı ve çevik puck kontrolü gerektiren aldatma hareketi.

"The deke fakes out the goalie."Deke kaleciyi yanıltır.

power play /pˈaʊɚ plˈeɪ/ isim

güç avantajı

Bir takımın, rakip takımın ceza alması nedeniyle sayısal üstünlük sağladığı durum.

"The power play has a one-man advantage."Güç avantajı bir oyuncu üstünlüğü sağlar.

body checking /bˈɑːdi tʃˈɛkɪŋ/ isim

vücut kontrolü

(hokey) Rakibin ilerlemesini engellemek ya da puck'ı ondan ayırmak amacıyla yapılan yasal fiziksel temas.

"Body checking separates the puck carrier from the puck."Vücut kontrolü, puck taşıyanı puck'tan ayırır.

forechecking /fˈɔːɹtʃɛkɪŋ/ isim

ön baskı

(hokey) Rakip takımın savunma bölgesinde agresif bir şekilde baskı yaparak oyunlarını bozup puck'ı geri kazanma stratejisi.

"Forechecking pressures the puck carrier in the offensive zone."Ön baskı, saldırı bölgesindeki puck taşıyıcıyı baskı altına alır.

backchecking /bˈæktʃɛkɪŋ/ isim

geri baskı

Hokeyde bir oyuncunun savunma bölgesine doğru koşarak rakip takımın atağını bozma taktiği.

"Backchecking disrupts the opponent's rush."Geri baskı, rakibin hücumunu bozar.

penalty kill /pˈɛnəlɾi kˈɪl/ isim

penaltı savunması

Bir takımın ceza nedeniyle sayı olarak eksik kaldığı ve rakibin güç avantajına karşı savunma yaptığı durum.

"The penalty kill prevents a power play goal."Penaltı savunması, bir güç avantajı golünü engeller.

blue line /blˈuː lˈaɪn/ isim

mavi hat

Hokey pistinde hücum ve savunma bölgelerinin başlangıcını işaret eden iki çizgiden biri.

"The puck clears the blue line for offside."Puck, ofsayt olması için mavi hattı geçer.

the National Hockey League /nˈæʃənəl hˈɑːki lˈiːɡ/ isim

ulusal Hokey Ligi

Kuzey Amerika’dan takımların yer aldığı profesyonel buz hokeyi ligi.

"The National Hockey League is very popular."Ulusal Hokey Ligi çok popüler.

backhand /ˈbækˌhænd/ sıfat

ters vuruş

hokey sopasının arka tarafı kullanılarak yapılan bir oyun veya vuruş.

"He hit a backhand shot."Ters vuruş yaptı.

icing /ˈaɪsɪŋ/ isim

icing

bir oyuncunun puck'ı orta kırmızı çizginin arkasından rakip kaleye doğru, başka bir oyuncu dokunmadan gönderdiği durumdaki kural ihlali

"Icing is waved off if the team touches the puck."Takım puck'a dokunursa icing iptal edilir.

shootout /ˈʃutaʊt/ isim

penaltı atışı

hokeyde berabere kalan maçları belirlemek için oyuncuların sırayla kaleye şut çektiği uzatma yöntemi

"The shootout decides the tie game."Penaltı atışı berabere kalan maçı belirler.

Su Sporları

sailing race /sˈeɪlɪŋ ɹˈeɪs/ isim

yelken yarışı

yelkenli teknelerin belirli bir rotada veya mesafede birbirleriyle yarıştığı rekabetçi etkinlik

"Sailing race starts with a starting horn."Yelken yarışı bir başlangıç düdüğüyle başlar.

sailing /ˈseɪɫɪŋ/ isim

yelkenli sürüşü

Bir tekneyle, hobi amaçlı yapılan seyir.

"Enjoy sailing on lake."Göldeki yelkenli sürüşünün keyfini çıkar.

rowing /ˈɹoʊɪŋ/ isim

kürek çekme

Uzun kürekler (sıralar) kullanılarak bir teknenin su içinde itildiği spor.

"Rowing is a great full-body workout."Kürek çekme, bütün vücudu çalıştıran harika bir egzersizdir.

kayaking /ˈkaɪˌækɪŋ/ isim

kayakçılık

çift kanallı kürekle kayak adı verilen dar, ince bir tekneyi sürükleyerek yapılan spor veya aktivite

"Kayaking uses a double-bladed paddle."Kayakçılık çift kanallı kürekle yapılır.

canoeing /kəˈnuɪŋ/ isim

kanoyculuk

tek kanatlı kürekle kano adı verilen dar, ince bir tekneyi sürükleyerek yapılan spor veya aktivite

"Canoeing uses a single-bladed paddle."Kanoyculuk tek kanatlı kürekle yapılır.

whitewater kayaking /wˈaɪtwɔːɾɚ kˈaɪækɪŋ/ isim

beyaz su kayakçılığı

kayakçının hızlı akışlı, çalkantılı nehir bölümlerinde (beyaz su) kayakla ilerlediği spor veya aktivite

"Whitewater kayaking navigates rapids."Beyaz su kayakçılığı hızlı akıntıları aşar.

water skiing /wˈɔːɾɚ skˈiːɪŋ/ isim

su kayağı

motorlu teknenin çekişiyle su yüzeyinde kayakla kayılan spor veya aktivite

"Water skiing holds on to a rope."Su kayağı bir ip tutarak yapılır.

paddleboarding /pˈædəlbˌoːɹdɪŋ/ isim

paddleboard

kişinin bir tahtanın üzerinde ayakta durup bir kürekle su üzerinde ilerlediği su sporu

"Paddleboarding stands on a floating board."Paddleboard ayakta bir yüzen tahtada yapılır.

wakeboarding /wˈeɪkboːɹdɪŋ/ isim

wakeboard

motorlu teknenin çekişiyle kısa, dar bir tahtada sürüklenerek, genellikle teknenin bıraktığı dalga üzerinde numaralar yapılan su sporu

"Wakeboarding is towed behind a boat."Wakeboard motorlu teknenin arkasından çekilir.

flowboarding /flˈoʊboːɹdɪŋ/ isim

flowboard

Simüle bir dalgada dengeyi sağlayarak bir tahtada kayma su sporu.

"Flowboarding rides an artificial wave."Flowboard, yapay bir dalgada sürülür.

swimming /ˈswɪmɪŋ/ isim

yüzme

kollarımızı ve bacaklarımızı kullanarak su içinde hareket etme eylemi, özellikle bir spor dalı olarak

"Swimming is good exercise."Yüzme iyi bir egzersizdir.

underwater rugby /ˌʌndɚwˈɔːɾɚ ɹˈʌɡbi/ isim

su altı ragbisi

Oyuncuların su altında, yüzeyde yüzen bir topa gol atmaya çalıştığı su sporu.

"Underwater rugby is played at the bottom of a pool."Su altı ragbisi, havuzun dibinde oynanır.

water polo /wˈɔːɾɚ pˈoʊloʊ/ isim

su topu

Yüzme ve futbol unsurlarını birleştiren, suda oynanan takım sporu.

"Water polo is a challenging and physical sport."Su topu zorlayıcı ve fiziksel bir spordur.

para rowing /pˈæɹɚ ɹˈoʊɪŋ/ isim

para kürek

Fiziksel engelli sporcular için özel olarak tasarlanmış, yarışmalı kürek sporu.

"Para rowing uses fixed seats for some classes."Para kürek, bazı sınıflar için sabit oturma yerleri kullanır.

plunge /ˈpɫəndʒ/ isim

dalma

Suya bilinçli ve güçlü bir şekilde atlamayı, dalmayı ifade eder.

"The plunge is a breath-holding event."Dalma, nefes tutma yarışmasıdır.

diving /ˈdaɪvɪŋ/ isim

dalış

dalış tahtasından suya baş ve kollar önce olacak şekilde atlama aktivitesi veya sporu

"Diving is an Olympic sport."Dalış bir Olimpiyat sporudur.

para canoe /pˈæɹə kənˈuː/ isim

para kano

Fiziksel engelli sporcular için uyarlanmış, özel ekipman ve sınıflandırmalarla yapılan yarışmalı kano sporu.

"Para canoe uses an outrigger or a paddle."Para kano, bir yan kanat ya da kürek kullanır.

scuba diving /ˈskuːbə ˈdaɪvɪŋ/ isim

tüplü dalış

oksijen tankı gibi özel ekipmanlar kullanarak su altında yüzme eylemi veya sporu.

"Scuba diving is thrilling."Tüplü dalış heyecan vericidir.

Sörf

windsurfing /ˈwɪndˌsɝːfɪŋ/ isim

rüzgâr sörfü

üzerine yelken bağlı özel bir tahta ayak durarak suda yelken açma etkinliği veya sporu.

"Windsurfing is difficult."Rüzgâr sörfü zordur.

big wave surfing /bˈɪɡ wˈeɪv sˈɜːfɪŋ/ isim

büyük dalga sörfü

Genellikle 6 metreden (20 fit) yüksek olağanüstü büyük dalgaları, özel surf tahtaları ve tekniklerle sürmeyi içeren spor.

"Big wave surfing rides waves over 20 feet."Büyük dalga sörfü, 20 fitten yüksek dalgaları sürer.

kitesurfing /ˈkaɪtsɝːfɪŋ/ isim

kite sörfü

Özel bir uçurtmanın çekiş gücüyle su yüzeyinde bir surf tahtası üzerinde ayakta durulan spor.

"Kitesurfing powers with a kite."Kite sörfü, bir uçurtmayla hareket eder.

bodysurfing /ˈbɑdiˌsɝfɪŋ/ isim

vücut sörfü

Tahta kullanmadan sadece vücutla dalgaları sürmeyi içeren spor.

"Bodysurfing uses only the body."Vücut sörfü sadece vücutla yapılır.

bodyboarding /bˈɑːdɪbˌoːɹdɪŋ/ isim

bodyboard

Küçük bir board (bodyboard) üzerinde, karın ya da göğüs üzerine yatarak dalgaları sürmeyi içeren su sporu.

"Bodyboarding lies prone on a small board."Bodyboard, küçük bir board üzerinde yüzükoyun sürülür.

skimboarding /skˈɪmboːɹdɪŋ/ isim

skimboard

Kıyıya yakın sığ su üzerinde ince, düz bir boardla kaymayı içeren spor.

"Skimboarding runs on shallow water."Skimboard, sığ suda kayar.

stand up paddleboarding /stˈænd ˌʌp pˈædəlbˌoːɹdɪŋ/ isim

sUP (ayakta kürek çekme)

büyük bir tahta üzerinde durarak kürek kullanarak suda ilerlenen spor veya etkinlik

"I like stand up paddleboarding on weekends."Hafta sonları SUP yapmaktan hoşlanırım.

cross-step /kɹˈɔsstˈɛp/ isim

çapraz adım

sörf yaparken sörfçünün dengeyi ve kontrolü sağlamak için ağırlık aktarırken sörf tahtasının uzunluğu boyunca ayaklarını hareket ettirdiği bir teknik.

"The cross-step walks the board."Çapraz adım, tahtada yürür.

nose ride /nˈoʊz ɹˈaɪd/ isim

burun sürüşü

(sörf) dengeyi ve kontrolü koruyarak sörf tahtasının ön kısmında sörf yapma eylemi.

"The nose ride hangs ten toes over the front."Burun sürüşü, on parmağı öne doğru uzatır.

soul arch /sˈoʊl ˈɑːɹtʃ/ isim

ruh kemeri

sörf yaparken sörfçünün bir dalga üzerinde sörf yaparken vücudunu zarifçe kemerlediği şık bir manevra.

"The soul arch bends the back foot."Ruh kemeri, arka ayağı büker.

tube riding /tˈuːb ɹˈaɪdɪŋ/ isim

tüp içinde sürüş

Surfçunun kırılan dalganın içindeki boşlukta sürmesi.

"Tube riding rides inside the breaking wave."Tüp içinde sürüş kırılan dalganın içinde gerçekleşir.

surf kayaking /sˈɜːf kˈaɪækɪŋ/ isim

surf kayakçılığı

Kayakla dalgaları sürmek, kürek gücüyle kayak hareketini yönlendirme ve kontrol etme sporu.

"Surf kayaking uses a specialized kayak."Surf kayakçılığı özel bir kayakla yapılır.

kneeboarding /nˈiːboːɹdɪŋ/ isim

diz boardu

Kişinin dizleri üzerine oturup, tekneyle çekilerek ya da dalgalar üzerinde süren şişme bir boardla yapılan su sporu.

"Kneeboarding kneels on a board."Diz boardu bir boardun üzerinde diz çökerek yapılır.

Tüplü Dalış

skin diving /skˈɪn dˈaɪvɪŋ/ isim

deri dalışı

Solunum cihazı kullanmadan su altında dalma uygulaması.

"Skin diving holds the breath without scuba gear."Deri dalışı, scuba ekipmanı olmadan nefes tutarak yapılır.

cave diving /kˈeɪv dˈaɪvɪŋ/ isim

mağara dalışı

Su dolu mağaralarda, özel ekipmanla yapılan dalış aktivitesi.

"Cave diving requires specialized training."Mağara dalışı özel eğitim gerektirir.

technical diving /tˈɛknɪkəl dˈaɪvɪŋ/ isim

teknik dalış

Rekreasyonel sınırların ötesinde, özel ekipman ve teknikler kullanarak yapılan dalış.

"Technical diving uses multiple gas mixtures."Teknik dalış birden fazla gaz karışımı kullanır.

drift diving /dɹˈɪft dˈaɪvɪŋ/ isim

akıntı dalışı

Dalgıç, akıntıların taşımasıyla hareket ettirilen, suyun akışıyla sürüklenen bir dalış türü.

"Drift diving lets the current carry the diver."Akıntı dalışı, dalgıcı akıntının taşımasına izin verir.

night diving /nˈaɪt dˈaɪvɪŋ/ isim

gece dalışı

Dalgıcının gece saatlerinde, özel ışıklar kullanarak su altına dalması.

"Night diving requires a underwater flashlight."Gece dalışı bir su altı feneri gerektirir.

wreck diving /ɹˈɛk dˈaɪvɪŋ/ isim

gemi enkazı dalışı

Dalgıcının batık gemileri ve diğer su altı yapılarını keşfettiği dalış türü.

"Wreck diving explores sunken ships."Gemi enkazı dalışı batık gemileri inceler.

decompression sickness /dˌiːkəmpɹˈɛʃən sˈɪknəs/ isim

dekompresyon hastalığı

Ani basınç değişiklikleri sonucu vücutta azot kabarcıkları oluşarak eklem ağrısı ve yorgunluk gibi belirtilere yol açan durum.

"Divers get decompression sickness."Dekompresyon hastalığı derin deniz dalgıçlarını etkiler.

marine life /mɚɹˈiːn lˈaɪf/ isim

deniz yaşamı

Okyanus ve diğer tuzlu su ortamlarında yaşayan organizmalar.

"Marine life includes fish"Deniz yaşamı balıkları içerir.

bottom time /bˈɑːɾəm tˈaɪm/ isim

dip süresi

Bir dalışta dalgıcın su altında geçirdiği süre; genellikle inişten çıkışa kadar ölçülür.

"Bottom time limits the dive duration."Dip süresi dalış süresini sınırlar.

snorkel /ˈsnɔrkəl/ fiil

şnorkelle yüzmek

Hollü bir boru (şnorkel) aracılığıyla nefes alarak su altında yüzmek.

"Tourists snorkel in the clear blue water."Turistler berrak mavi suda şnorkelle yüzüyor.

snorkel diving /snˈoːɹkəl dˈaɪvɪŋ/ isim

şnorkelli dalış

Bireylerin su yüzeyine yakın yüzerek, bir şnorkel aracılığıyla nefes aldığı su altı aktivitesi.

"Snorkel diving floats at the surface."Şnorkelli dalış yüzeyde süzülür.

diving regulator /dˈaɪvɪŋ ɹˈɛɡjuːlˌeɪɾɚ/ isim

dalış regülatörü

Havayı solunabilir seviyelere düşüren ve su altında dalgıca sağlayan cihaz.

"The diving regulator reduces tank pressure."Dalış regülatörü tank basıncını düşürür.

diving cylinder /daɪvɪŋ sɪlɪndɚ/ isim

dalış tüpü

Dalgıcının su altında soluması için sıkıştırılmış havayı tutan basınçlı silindir.

"The diving cylinder holds compressed air."Dalış tüpü sıkıştırılmış hava tutar.

diving rebreather /dˈaɪvɪŋ ɹɪbɹˈiːðɚ/ isim

dalış rebreather’ı

Havayı geri dönüştürerek gaz tüketimini azaltan ve dalış süresini uzatan cihaz.

"He used a diving rebreather today."Bugün bir dalış rebreather’ı kullandı.

demand valve oxygen therapy /dɪmˈænd vˈælv ˈɑːksɪdʒən θˈɛɹəpi/ isim

talep valfli oksijen tedavisi

Dalgıçların dekompresyon hastalığı gibi durumlarda, su altında ihtiyaç duydukça oksijen almasını sağlayan yöntem.

"Demand valve delivers oxygen on inhalation."Talep valf, soluma anında oksijen verir.

snorkel /ˈsnɔrkəl/ isim

şnorkel

Yüzücünün ya da dalgıcın yüzü suyun altında iken nefes almasını sağlayan, içi boş bir boru.

"The snorkel allows breathing facedown."Şnorkel, yüzü aşağıya bakacak şekilde nefes almayı mümkün kılar.

aqualung /ˈækwəɫəŋ/ isim

aqualung

Dalgıçların su altında solunum yapmasını sağlayan cihaz.

"Aqualung is another name for scuba gear."Aqualung, dalış ekipmanının bir diğer adıdır.

weight belt /wˈeɪt bˈɛlt/ isim

ağırlık kemeri

Dalgıcın su altında dengede kalmasını ve fazla yüzmesini önlemek için giydiği kemer.

"The weight belt counteracts buoyancy."Ağırlık kemeri, kaldırma kuvvetine karşı denge sağlar.

Ağırlık Kaldırma

powerlifting /pˈaʊɚlˌɪftɪŋ/ isim

powerlifting

üç kaldırıştan oluşan bir güç sporudur: squat, bench press ve deadlift.

"Powerlifting has three lifts."Powerlifting üç kaldırıştan oluşur.

para powerlifting /pˈæɹə pˈaʊɚlˌɪftɪŋ/ isim

para powerlifting

fiziksel engelli sporcular için, üç kaldırışta maksimum ağırlıkları kaldıran bir güç sporudur.

"Para powerlifting is strong."Para powerlifting güçlü bir spordur.

snatch /ˈsnætʃ/ isim

snatch (tek hamle kaldırış)

(Ağırlık kaldırmada) halteri yerden başın üzerine tek bir akıcı hareketle kaldıran olimpik kaldırış.

"The snatch lifts the bar overhead in one motion."Snatch, halteri tek bir hareketle başın üzerine kaldırır.

hook grip /hˈʊk ɡɹˈɪp/ isim

kanca tutuşu

Ağırlık kaldırmada başparmağın çubuğun etrafına sarıldığı, parmak ve avucun başparmağı kapattığı tutuş tekniği.

"The hook grip locks the thumb under the fingers."Kanca tutuşu, başparmağı parmakların altına kilitler.

front rack /fɹˈʌnt ɹˈæk/ isim

ön tutuş (front rack)

Barbell'in omuzların ve köprücük kemiğinin önünde, dirsekler yukarıda olacak şekilde konumlandığı ağırlık kaldırış pozisyonu.

"The front rack rests the bar on the shoulders."Ön tutuş, barı omuzların üzerine yerleştirir.

overhead position /ˌoʊvɚhˈɛd pəzˈɪʃən/ isim

üst pozisyon

(Ağırlık kaldırmada) çubuğu ya da ağırlıkları kollar tamamen uzatılmış şekilde başın tam üzerine tutma durumu.

"The overhead position stabilizes the bar overhead."Üst pozisyon, çubuğu başın üzerinde sabit tutar.

one-rep max /wˈʌnɹˈɛp mˈæks/ isim

tek tekrar maksimumu

Belirli bir egzersizde bir kez yapılabilecek en yüksek ağırlık.

"The one-rep max is the heaviest single lift."Tek tekrar maksimumu, en ağır tekli kaldırıştır.

clean and jerk /klˈiːn ænd dʒˈɜːk/ isim

temiz ve savurma

Ağırlık kaldırıcıların halteri yerden omuzlara (temiz) ve ardından başın üzerine (savurma) iki ayrı hareketle kaldırdığı Olimpik kaldırış.

"The clean and jerk has two phases."Temiz ve savurma iki aşamadan oluşur.

kettlebell lifting /kˈɛɾəlbˌɛl lˈɪftɪŋ/ isim

kettlebell kaldırma

kettlebell kullanan bir tür halter sporu, genellikle sallama veya kaldırma hareketlerini içerir.

"Kettlebell lifting uses a cannonball with a handle."Kettlebell kaldırma, saplı bir top kullanır.

the International Weightlifting Federation /ˌɪntɚnˈæʃənəl wˈeɪtlɪftɪŋ fˌɛdɚɹˈeɪʃən/ isim

uluslararası Halter Federasyonu

Dünya çapında halter sporunu yöneten resmi kuruluş.

"The International Weightlifting Federation makes rules."Uluslararası Halter Federasyonu kurallar belirler.

the International Powerlifting Federation /ˌɪntɚnˈæʃənəl pˈaʊɚlˌɪftɪŋ fˌɛdɚɹˈeɪʃən/ isim

uluslararası Powerlifting Federasyonu

Dünya çapında powerlifting (güç kaldırışı) sporunu yöneten resmi kuruluş.

"IPF sets powerlifting rules worldwide."IPF, dünya genelinde powerlifting kurallarını belirler.

Bisiklet Sürme

gravel cycling /ɡɹˈævəl sˈaɪklɪŋ/ isim

gravel bisiklet sürüşü

Düzensiz, asfalt dışı yollar ve patikalarda, engebeli araziler için tasarlanmış bisikletlerle yapılan sürüş türüdür.

"Gravel cycling rides on unpaved roads."Gravel bisiklet sürüşü asfalt dışı yollarda yapılır.

para cycling road /pˈæɹə sˈaɪklɪŋ ɹˈoʊd/ isim

para bisiklet yolu yarışı

Fiziksel engelli sporcular için yollarda düzenlenen rekabetçi bisiklet yarışıdır.

"Para cycling road uses handcycles or tandems."Para bisiklet yolu yarışı el bisikletleri ya da tandemleri kullanır.

cycling /ˈsaɪkəɫɪŋ/, /ˈsaɪkɫɪŋ/ isim

bisiklet sürme

Bisiklet kullanarak yapılan spor ya da aktivite.

"Regular cycling exercise."Düzenli bisiklet sürme egzersizi.

pedal /ˈpɛdəɫ/ fiil

pedal çevirmek

Bisiklet ya da pedal gücüne dayalı bir aracı itmek ve çalıştırmak.

"The cyclist pedals up the steep hill."Bisikletçi, dik yokuşu pedal çevirerek çıkıyor.

bicycle motocross /bˈaɪsɪkəl mˈɑːɾəkɹˌɔs/ isim

bisiklet motosikrosu

Katılımcıların özel tasarım bisikletlerle toprak pistte trik yapıp yarıştığı spordur.

"Bicycle motocross is very exciting."Bisiklet motosikrosu çok heyecanlıdır.

track cycling /tɹˈæk sˈaɪklɪŋ/ isim

pist bisikleti

Özel olarak tasarlanmış oval pistlerde bisikletçilerin yarıştığı bir rekabet sporudur.

"Track cycling races on wooden velodromes."Pist bisikleti, ahşap velodromlarda yarışır.

road bicycle racing /ɹˈoʊd bˈaɪsɪkəl ɹˈeɪsɪŋ/ isim

yol bisikleti yarışı

Bisikletçilerin asfalt yollarda farklı mesafe ve arazilerde yarıştığı bir rekabet sporudur.

"Road bicycle racing includes one-day races and stages."Yol bisikleti yarışı, tek günlük yarışları ve etapları içerir.

mountain biking /ˈmaʊntən ˈbaɪkɪŋ/ isim

dağ bisikletçiliği

Engebeli arazide dağ bisikleti sürme etkinliği veya sporu

"Mountain biking requires a sturdy bike and helmet."Dağ bisikleti için sağlam bir bisiklet ve kask gerekir.

cyclo-cross /sˈaɪkloʊkɹˈɔs/ isim

siklo-kros

Kısa bir parkurda çeşitli zeminler ve engellerle çok sayıda tur yapılan bir bisiklet yarışı biçimidir.

"Cyclo-cross dismounts to run over barriers."Siklo-kros, engelleri aşmak için bisikletten inip koşar.

cycle speedway /sˈaɪkəl spˈiːdweɪ/ isim

bisiklet hız yarışı

Kısa, oval pistlerde yapılan bir bisiklet yarışı türüdür.

"Cycle speedway races on small dirt tracks."Bisiklet hız yarışı, küçük toprak pistlerde gerçekleşir.

paceline /pˈeɪslaɪn/ isim

paket sürüşü

Sürücülerin rüzgar direncini azaltmak ve enerji tasarrufu sağlamak amacıyla birbirinin arkasına sıkı sıkıya dizildiği bisiklet formasyonudur.

"The paceline rotates the lead to reduce drag."Paket sürüşü, sürtünmeyi azaltmak için öndeği döndürür.

drafting /ˈdɹæftɪŋ/ isim

rüzgar kesme

Yarışlarda bir bisikletçinin arkasına çok yakın takip ederek rüzgar direncini azaltma ve enerji tasarrufu sağlama tekniğidir.

"Drafting reduces wind resistance for the following rider."Rüzgar kesme, arka sürücünün rüzgar direncini azaltır.

bike throw /bˈaɪk θɹˈoʊ/ isim

bisiklet savurması

Finis hattında birinciliği elde etmek için ön tekerleği ileri doğru iterek yapılan bisiklet manevrasıdır.

"The bike throw thrusts the bike forward at the finish."Bisiklet savurması, bitişte bisikleti ileri doğru iter.

standing climb /stˈændɪŋ klˈaɪm/ isim

ayakta tırmanış

Bisikletçinin, özellikle yükselişlerde veya dik bölümlerde, oturağın dışına çıkarak ayakta pedal çevirdiği tekniktir.

"The standing climb uses body weight on the pedals."Ayakta tırmanış, vücut ağırlığını pedallara verir.

leadout /lˈiːdaʊt/ isim

leadout

Bir takım arkadaşının sprintine zemin hazırlamak için bir sürücünün hızlanarak öncü konumda ilerlemesidir.

"The leadout delivers the sprinter to the final stretch."Leadout, sprinterı son kilometreye getirir.

seated climbing /sˈiːɾᵻd klˈaɪmɪŋ/ isim

oturur tırmanış

Bisikletçinin, yokuşları oturur pozisyonda kalarak tırmandığı tekniktir.

"Seated climbing saves energy on long climbs."Oturur tırmanış, uzun çıkışlarda enerji tasarrufu sağlar.

Hava Sporları

skydiving /ˈskaɪˌdaɪvɪŋ/ isim

paraşütle atlama

bireylerin uçan bir uçaktan atlayarak, paraşütünü belirli bir yükseklikte açmadan önce düşerken özel hareketler yaptıkları ve yere indikleri etkinlik veya spor.

"Skydiving is terrifying."Paraşütle atlama korkutucudur.

parachuting /ˈpærəˌʃutɪŋ/ isim

paraşütle atlama

Uçan bir uçaktan paraşütle atlayarak aşağı inme etkinliği.

"Skydiving and parachuting."Paraşütle atlama ve serbest düşüş.

paragliding /pˈæɹəɡlˌaɪdɪŋ/ isim

paragliding

Yüksek bir noktadan atlayarak, paraşüt yardımıyla havada süzülme sporu ya da hobisi.

"Try paragliding adventure."Paragliding macerasını dene.

hang gliding /hˈæŋ ɡlˈaɪdɪŋ/ isim

uçurtma kanatlı uçuş

esnek bir kanat kullanarak havada süzülen bir spor ya da aktivite

"Hang gliding flies a flexible wing."Uçurtma kanatlı uçuş, esnek bir kanatla havada süzülür.

aerobatics /ˌɛɹəˈbætɪks/ isim

akrobasi

bir uçağın hassas ve karmaşık manevralar yapması uygulaması

"Aerobatics performs loops"Akrobasi, döngüler (loop) yapar.

air racing /ˈɛɹ ɹˈeɪsɪŋ/ isim

hava yarışı

uçakların ya da diğer hava taşıtlarının birbirleriyle yarıştığı rekabetçi spor

"Air racing flies around pylons."Hava yarışı, direklerin etrafında uçar.

land sailing /lˈænd sˈeɪlɪŋ/ isim

kara yelken

rüzgar gücüyle hareket eden tekerlekli bir araçla kara üzerinde yarış ya da gezinti sporu

"Land sailing uses a wheeled vehicle and a sail."Kara yelken, tekerlekli bir araç ve bir yelken kullanır.

paramotoring /pˈæɹəmˌoʊɾɚɹɪŋ/ isim

paramotor

motorlu bir paraglider kullanarak yapılan uçuş sporu ya da aktivitesi

"Paramotoring straps a motor to a paraglider."Paramotor, bir paraglidera motor bağlar.

microlighting /mˈaɪkɹoʊlˌaɪɾɪŋ/ isim

mikro uçuş

tek kişilik, hafif ve küçük uçaklarla yapılan spor ya da aktivite

"Microlighting uses a lightweight aircraft."Mikro uçuş, hafif bir uçak kullanır.

BASE jumping /bˈeɪs dʒˈʌmpɪŋ/ isim

bASE atlaması

sabit bir yapıdan ya da kayalıklardan paraşütle atlama sporu

"BASE jumping leaps from fixed objects."BASE atlaması, sabit nesnelerden atlar.

wingsuit flying /wˈɪŋsuːt flˈaɪɪŋ/ isim

kanatlı tulum uçuşu

özel bir kanatlı tulum giyerek havada süzülen bir spor

"Wingsuit flying increases lift-to-drag ratio."Kanatlı tulum uçuşu, kaldırma/direnç oranını artırır.

freefall technique /fɹˈiːfɔːl tɛknˈiːk/ isim

serbest düşüş tekniği

paraşütle atlama ya da motorlu olmayan iniş gibi hava sporlarında kullanılan beden pozisyonu ve manevra becerileri

"Freefall technique adjusts body position for stability."Serbest düşüş tekniği, denge için vücut pozisyonunu ayarlar.

cross-country flying /kɹˈɔskˈʌntɹi flˈaɪɪŋ/ isim

ülke içi uçuş

bir uçağın uzun mesafeler boyunca uçması etkinliği

"Cross-country flying travels long distances."Ülke içi uçuş uzun mesafeler kateder.

Jimnastik

rhythmic gymnastics /ɹˈɪðmɪk dʒɪmnˈæstɪks/ isim

ritmik jimnastik

Kurdele, halka ve top gibi el aletleriyle yapılan, zarif hareketlerin sergilendiği jimnastik dalı.

"Rhythmic gymnastics uses ribbon"Ritmik jimnastik, kurdele kullanır.

artistic gymnastics /ɑːɹtˈɪstɪk dʒɪmnˈæstɪks/ isim

sanatsal jimnastik

Güç, esneklik ve estetiği vurgulayan aletlerde yapılan rutinleri içeren jimnastik dalı.

"Artistic gymnastics includes floor"Sanatsal jimnastik, zeminde (floor) performans içerir.

trampolining /tɹˈæmpəlˌiːnɪŋ/ isim

trambolin jimnastiği

Trambolin üzerinde akrobatik hareketlerin yapıldığı jimnastik sporu.

"Trampolining performs skills on a trampoline."Trambolin jimnastiği, trambolin üzerinde hareketler sergiler.

acrobatics /ˌækrəˈbætɪks/ isim

akrobasi

İp üzerinde yürümek, belirli ekipmanlarla havada sallanmak gibi özel hareketler.

"Acrobatics are impressive."Akrobasi etkileyicidir.

pique turn /pˈiːk tˈɜːn/ isim

pike dönüşü

Bir ayağın üzerinde dönülürken diğer bacağın dizine kadar kaldırıldığı jimnastik ya da dans hareketi.

"The pique turn steps onto a straight leg."Pike dönüşü, düz bir bacak üzerine basarak yapılır.

straddle /ˈstɹædəɫ/ isim

bacak açma (straddle)

Bacakların otururken ya da ayakta genişçe açıldığı, gövdenin genellikle dik tutulduğu jimnastik pozisyonu.

"The straddle splits the legs apart."Bacak açma pozisyonunda bacaklar birbirinden uzaklaştırılır.

handstand /ˈhændˌstænd/ isim

el duruşu

Vücudun ters çevrildiği ve ellerle dik bir şekilde desteklendiği jimnastik duruşu; kollar düz, omuzlar bileklerin üzerinde hizalanır.

"The handstand balances on the hands."El duruşu, eller üzerinde dengede tutulur.

all-around /ˈɔːlɐɹˈaʊnd/ isim

çoklu branş (all‑around)

Katılımcıların birden fazla branşta yarıştığı ve toplam puanla genel bir kazananın belirlendiği jimnastik yarışması.

"The all-around competition combines all events."Çoklu branş yarışması tüm etkinlikleri birleştirir.

floor exercise /flˈoːɹ ˈɛksɚsˌaɪz/ isim

zemin egzersizi

(jimnastik) Yumuşak bir zeminde yapılan, takla, dans ve akrobatik becerileri sergileyen rutin.

"The floor exercise uses a sprung mat."Zemin egzersizi, yaylı bir mat üzerinde yapılır.

the International Gymnastics Federation /ˌɪntɚnˈæʃənəl dʒɪmnˈæstɪks fˌɛdɚɹˈeɪʃən/ isim

uluslararası Jimnastik Federasyonu

Dünya çapında jimnastik faaliyetlerini yöneten kuruluş

"The International Gymnastics Federation sets rules."Uluslararası Jimnastik Federasyonu kuralları belirler.

somersault /ˈsəmɝˌsɔɫt/ fiil

takla atmak

Vücudun tam bir tur dönerek, genellikle ileriye veya geriye doğru, ayakların başın üzerinden geçmesiyle hareket etmek

"The child somersaulted on the soft grass."Çocuk yumuşak çimlerde takla attı.

cartwheel /ˈkɑɹtˌwiɫ/ fiil

çark atmak

Genellikle kollar ve bacaklar açık vaziyette, vücudu yan tarafa tam bir dönüş yaparak yuvarlanarak hareket etmek

"The gymnast cartwheeled across the mat."Cimnastikçi halının üzerinde perende attı.

vault /vɑlt/ fiil

sıçramak

Eller veya bir sopa yardımıyla bir engelin üzerinden zıplamak

"He vaulted over the garden fence."Bahçe çiti üzerinden sıçradı.

Baston Sporları

eight ball /ˈeɪt bˈɔːl/ isim

sekiz top

Oyuncuların çubuğu (kuyruk) kullanarak tüm toplarını delip, siyah sekiz topu en son sokarak kazanmayı hedeflediği oyun

"The eight ball must be pocketed last."Sekiz top en son sokulmalıdır.

nine ball /nˈaɪn bˈɔːl/ isim

dokuz top

Dokuz numaralı top ve bir beyaz top ile oynanan, amaç 9 numaralı topu delmek olan bilardo çeşidi

"Nine ball pockets balls in numerical order."Dokuz top, topları sayısal sırayla delerek oynanır.

one-pocket /wˈʌnpˈɑːkɪt/ isim

tek cepheli

Her oyuncuya bir cephesi (delik) tahsis edilen ve sadece o deliğe top sokulabilen bilardo oyunu

"One-pocket selects a single pocket for scoring."Tek cepheli oyun, puanlama için tek bir delik seçer.

snooker /ˈsnʊkɝ/ isim

snooker

1 beyaz top, 15 kırmızı top ve 6 farklı renkli topun bulunduğu özel yeşil masada oynanan bir bilardo çeşidi.

"He played a frame of snooker at the club."Kulüpte bir snooker çerçevesi oynadı.

billiards /ˈbɪɫjɝdz/ isim

bilardo

İki oyuncunun uzun çubuklar (kuyruk) kullanarak topları masadaki deliklere yönlendirmeye çalıştığı masa oyunu.

"They played billiards."Pubun arka odasında bir bilardo masası vardı.

carom billiards /kˈæɹɑːm bˈɪlɪɚdz/ isim

karom bilardo

Küreyi iki diğer topa çarptırarak puan kazanılan, cepleri olmayan bilardo türü

"Carom billiards has no pockets."Karom bilardoda cepler yoktur.

bar billiards /bˈɑːɹ bˈɪlɪɚdz/ isim

bar bilardosu

Bilardo ve bagatelle unsurlarını birleştiren, pub ve barlarda sosyal ve beceriye dayalı bir eğlence sağlayan küçük bir masada oynanan geleneksel bir pub oyunu

"Bar billiards uses balls and pins on a small table."Bar bilardosu toplar ve şişelerle küçük bir masada oynanır.

three-cushion billiards /θɹˈiːkˈʊʃən bˈɪlɪɚdz/ isim

üç yastıklı bilardo

Beyaz topun ikinci nesne topuna çarpmadan önce en az üç yastığa (kenara) değmesi gereken bilardo çeşidi

"Three-cushion billiards is very hard."Üç yastıklı bilardo çok zordur.

safety shot /sˈeɪfti ʃˈɑːt/ isim

güvenlik vuruşu

Rakibe zor veya düşük puanlı bir atış bırakmayı amaçlayan stratejik hamle

"The safety shot leaves no opening for the opponent."Güvenlik vuruşu rakibe hiçbir açık bırakmaz.

cushion shot /kˈʊʃən ʃˈɑːt/ isim

yastık vuruşu

(bilardo) Beyaz topun, başka bir topa çarpmadan önce masanın yastıklarına sekmesi durumu

"The cushion shot banks the ball off the rail."Yastık vuruşu topu raydan sekerek yönlendirir.

carom /kˈæɹɑːm/ isim

karom

Beyaz topun bir topa çarpıp ardından masadaki bir veya daha fazla diğer topa temas etmesi, ceplere top girmeden puan kazanılması

"The carom hits both object balls with the cue ball."Karom, beyaz topun iki nesne topuna çarpmasını sağlar.

fluke /ˈfɫuk/ isim

şans eseri

Şaşırtıcı bir iyi şans.

"It was a fluke."Şans eseri oldu.

masse shot /mˈæs ʃˈɑːt/ isim

masse vuruşu

(bilardo) Beyaz topa aşırı spin verilerek engellerin etrafından keskin bir yay çizerek dönmesini sağlayan vuruş

"The masse shot curves sharply."Masse vuruşu keskin bir yay çizer.

draw shot /dɹˈɔː ʃˈɑːt/ isim

geri çekme vuruşu

İstaka sporlarında, topa merkezinin altından vurularak çarpılan nesne topundan sonra geri dönmesini sağlayan vuruş.

"The draw shot makes the cue ball spin backward."Geri çekme vuruşu, topun geriye doğru dönmesini sağlar.

double shot /dˈʌbəl ʃˈɑːt/ isim

çift vuruş

İstaka sporlarında, bir tek vuruşta topun art arda iki nesne topuna temas etmesi durumu.

"The double shot strikes two object balls consecutively."Çift vuruş, iki nesne topuna ardışık olarak temas eder.

force follow shot /fˈoːɹs fˈɑːloʊ ʃˈɑːt/ isim

güçlü takip vuruşu

(İstaka sporları) Topun merkezinin üstünden yeterli güçle vurularak nesne topunun ardından ceplere doğru ilerlemesini sağlayan vuruş.

"The force follow shot makes the cue ball roll forward."Güçlü takip vuruşu, topun ileri doğru yuvarlanmasını sağlar.

straight shot /stɹˈeɪt ʃˈɑːt/ isim

düz vuruş

İstaka sporlarında, topa herhangi bir dönüş (spin) verilmeden doğrudan nesne topuna yöneltilen vuruş.

"The straight shot is directly in line."Düz vuruş, tam hat üzerinde gerçekleşir.

plant shot /plˈænt ʃˈɑːt/ isim

plant vuruşu

İstaka sporlarında, bir topun başka bir topa çarpıp üçüncü bir topu ceplere sokmak için kullanılan vuruş.

"The plant shot knocks one ball into another."Plant vuruşu, bir topu diğerine çarpar.

Uçan Disk Sporları

double disc court /dˈʌbəl dˈɪsk kˈoːɹt/ isim

çift disk sahası

İki takımın, rakip sahaların bölümlerine disk atarak puan kazanmaya çalıştığı spor.

"Double disc court is played with two flying discs."Çift disk sahası iki uçan disk ile oynanır.

hyzer shot /hˈaɪzɚ ʃˈɑːt/ isim

hyzer atışı

Uçan disk sporlarında, diskin dış kenarının aşağı doğru eğik bırakılarak fırlatılması; bu, diskin sola ya da sağa kıvrılmasını sağlar.

"The hyzer shot curves."Hyzer atışı, diski atıcıdan uzaklaştırır.

anhyzer /ˈænhaɪzɚ/ isim

anhyzer

(Uçan disk sporu) Diskin dış kenarının yere göre yukarı doğru eğik bırakılarak fırlatılması.

"The anhyzer goes up."Anhyzer, diski atıcıya doğru eğtirir.

ultimate frisbee /ˈʌltᵻmət fɹˈɪsbiː/ isim

ultimate frizbisi

Oyuncuların diski karşı takımın uç bölgesine yakalayarak puan kazandığı, temasın yasak olduğu bir takım sporudur.

"Ultimate frisbee is a seven-a-side team sport."Ultimate frizbisi yedi kişilik takımlarla oynanır.

disc golf /dˈɪsk ɡˈɑːlf/ isim

disk golf

Oyuncuların bir dizi sepete uçan disk atarak, her deliği en az atışla tamamlamaya çalıştığı bir spor ya da aktivite.

"Disc golf throws discs into metal baskets."Disk golf, diskleri metal sepetlere atar.

flying disc freestyle /flˈaɪɪŋ dˈɪsk fɹˈiːstaɪl/ isim

uçan disk freestyle

Uçan disk sporunda, sporcuların yaratıcılık ve beceri ön planda tutularak diskle numaralar ve rutinler sergilediği disiplin.

"Flying disc freestyle includes catches and throws."Uçan disk freestyle, yakalama ve atma hareketlerini içerir.

scoober /skˈuːbɚ/ isim

scoober

Uçan disk sporlarında, diskin ters tutularak üstten aşağı doğru atıldığı bir atış türü.

"The scoober is upside down."Scoober, yüksekten yapılan bir geri el atışıdır.

Sportif Balıkçılık

flounder tramping /flˈaʊndɚ tɹˈæmpɪŋ/ isim

kambur balığı ayaklarıyla yakalama

Sığ kıyı sularında ayakla basarak düz balıkları yakalamanın geleneksel yöntemi.

"Flounder tramping is wading."Kambur balığı ayaklarıyla yakalama, balıkları ayak basarak toplar.

hand-gathering /hˈændɡˈæðɚɹɪŋ/ isim

elle toplama

Balık ya da diğer sucul canlıların elle toplanması ya da yakalanması tekniği.

"Hand-gathering collects seafood."Elle toplama, kabuklu deniz ürünlerini elde etmek için ellerle toplanır.

noodling /nˈuːdlɪŋ/ isim

noodling

Genellikle yılan balığı gibi balıkları çıplak ellerle yakalamayı içeren bir spor balıkçılığı yöntemi.

"Noodling catches catfish using bare hands."Noodling, yılan balığını çıplak ellerle yakalar.

bottom fishing /bˈɑːɾəm fˈɪʃɪŋ/ isim

dip balıkçılığı

Balıkçıların deniz tabanına yakın bölgelerde yaşayan balıkları hedeflediği bir balıkçılık tekniği.

"Bottom fishing targets fish near the seabed."Dip balıkçılığı, deniz tabanına yakın balıkları hedef alır.

trolling /ˈtɹoʊɫɪŋ/ isim

trolleme

Bir ya da daha fazla yemli kanca ya da yapay yemli olta hattının hareketli bir teknenin arkasından su içinde sürüklenerek balık çekmeye çalıştığı balıkçılık yöntemi.

"Trolling drags a lure behind a moving boat."Trolleme, hareketli bir teknenin arkasından yapay yem sürükler.

fly fishing /flˈaɪ fˈɪʃɪŋ/ isim

sinek balıkçılığı

Yapay sinek taklidi yapan yemle, özel bir sinek olta ve ipi kullanarak yapılan bir balıkçılık yöntemi.

"Fly fishing casts an artificial fly."Sinek balıkçılığı, yapay bir sinek atar.

spearfishing /spˈɪɹfɪʃɪŋ/ isim

zıpkın balıkçılığı

Su altında bir zıpkın ya da benzeri bir aletle balık avlamayı içeren bir uygulama.

"Spearfishing uses a spear to catch fish."Zıpkın balıkçılığı, balık yakalamak için zıpkın kullanır.

bow fishing /bˈoʊ fˈɪʃɪŋ/ isim

yay balığı avcılığı

Balıkların özel okçuluk ekipmanlarıyla vurulduğu bir avcılık yöntemi.

"Bow fishing uses a bow and arrow."Yay balığı avcılığı bir yay ve ok kullanır.

spin fishing /spˈɪn fˈɪʃɪŋ/ isim

dönel balıkçılık

Bir dönel makara kullanılarak yem ya da yapay yem atılıp geri çekilen spor balıkçılığı tekniği.

"Spin fishing uses a spinning reel and rod."Dönel balıkçılık bir dönel makara ve olta çubuğu kullanır.

baitcasting /bˈeɪtkæstɪŋ/ isim

olta makarasıyla atma

Atma çubuğunun üst kısmına takılan bir olta makarasıyla yapılan balıkçılık tekniği.

"Baitcasting requires thumb control of the spool."Olta makarasıyla atma, makara makarasının başparmakla kontrol edilmesini gerektirir.

jigging /dʒˈɪɡɪŋ/ isim

jigging

Ağırlıklı bir yem ya da yapay yem su içinde yukarı‑aşağı hareket ettirilerek balıkların çekildiği balıkçılık tekniği.

"Jigging lifts and drops a weighted lure."Jigging, ağırlıklı bir yemle yukarı‑aşağı hareket ettirir.

jerkbaiting /ˈdʒɜːrkˌbeɪtɪŋ/ isim

jerkbaiting

Yaralı bir avı taklit eden yapay yemle ani ve kesik hareketler yaparak yırtıcı balıkları cezbeden spor balıkçılığı tekniği.

"Jerkbaiting twitches the lure erratically."Jerkbaiting, yemi düzensiz bir şekilde titretir.

topwater fishing /tˈɑːpwɔːɾɚ fˈɪʃɪŋ/ isim

üst su balıkçılığı

Yem ya da yapay yem suyun yüzeyinde çalıştırılarak balıkların çekildiği balıkçılık tekniği.

"Topwater fishing lures float on the surface."Üst su balıkçılığı yemleri su yüzeyinde yüzer.

ice fishing /ˈaɪs fˈɪʃɪŋ/ isim

buz balıkçılığı

Donmuş su kütlelerinde delik açılarak balık tutma etkinliği ya da sporu.

"Ice fishing cuts a hole in the ice."Buz balıkçılığı buzda bir delik açar.

chumming /tʃˈʌmɪŋ/ isim

çumlama

(spor balıkçılığı) Balıkları çekmek amacıyla suya yem serpme uygulaması.

"Chumming scatters bait to attract fish."Çumlama, balıkları çekmek için yem serper.

fishing rod /fˈɪʃɪŋ ɹˈɑːd/ isim

olta çubuğu

Genellikle fiberglas, grafit ya da kompozit malzemeden yapılan, uzun ve esnek bir çubuk; spor balıkçılığında kullanılır.

"The fishing rod bends when a fish bites."Olta çubuğu balık ısırdığında bükülür.

fishing reel /fˈɪʃɪŋ ɹˈiːl/ isim

olta makarası

Olta ipini yayma ve geri çekme işlevi gören cihaz.

"The fishing reel stores the line."Olta makarası ipi depolar.

spinning rod /spˈɪnɪŋ ɹˈɑːd/ isim

spinning olta

Spinning makara ile kullanılmak üzere tasarlanmış bir olta türü.

"The spinning rod is versatile for beginners."Spinning olta yeni başlayanlar için çok yönlüdür.

Panolar ve Kayaklar

surfboard /ˈsɝfˌbɔrd/ isim

sörf tahtası

dalga sürmek için üzerinde durduğumuz veya uzandığımız uzun bir tahta

"The surfboard floated."Sörf tahtası suyun üzerinde yüzdü.

skateboard /ˈskeɪtˌbɔrd/ isim

kaykay

bir ayağımızı yere basarak hareket etmek için üzerinde durduğumuz iki tekerlekli küçük bir tahta

"My skateboard is new."Kaykayım yeni.

wakeboard /wˈeɪkboːɹd/ isim

wakeboard

Motorlu teknenin çekişiyle su yüzeyinde sürülen, küçük bir sörf tahtasına benzeyen su sporları ekipmanı.

"The wakeboard has foot bindings."Wakeboardun ayak bağlamaları vardır.

sailboard /sˈeɪlboːɹd/ isim

sailboard

Rüzgar gücüyle su sporları (windsurf) yapılmasını sağlayan, bir direk ve yelken takılmış sörf tahtası.

"The sailboard has a mast fitted to a board."Sailboardun tahtaya takılmış bir direği vardır.

bodyboard /bˈɑːdɪbˌoːɹd/ isim

bodyboard

Dalgalarda yatay pozisyonda sürülen, kısa ve hafif şişme bir tahtadır; bodyboardingde kullanılır.

"The bodyboard is a soft foam rectangle."Bodyboard yumuşak bir köpük dikdörtgendir.

longboard /lˈɑːŋboːɹd/ isim

longboard

Seyir, carving ve yokuş aşağı yarış için tasarlanmış uzun bir kaykay.

"Longboard is a long skateboard."Longboard uzun bir kaykaydır.

windsurf board /wˈɪndsɜːf bˈoːɹd/ isim

windsurf tahtası

Rüzgar gücünü kullanarak su üzerinde ilerlemeyi sağlayan, uzun ve stabil bir platform ile direk ve yelken içeren su sporu ekipmanı.

"The windsurf board has a universal joint for the mast."Windsurf tahtasının direk için evrensel bir eklemi vardır.

kiteboard /kˈaɪtboːɹd/ isim

kiteboard

Büyük bir uçurtma (kite) ile çekilen ve su üzerinde sürülen board; rider (sürücü) uçurtmayı kontrol eder.

"The kiteboard is similar to a wakeboard."Kiteboard wakeboarda benzer.

skimboard /skˈɪmboːɹd/ isim

skimboard

Su yüzeyinin ince tabakasının üzerinde kaymak için kullanılan, küçük ve düz bir board.

"The skimboard is flat without fins."Skimboard kanatsız, düzdür.

stand-up paddle board /ˌɛsjˌuːpˈiː bˈoːɹd/ isim

stand‑up paddle board

Ayakta durup kürek çekerek su üzerinde ilerlenen, büyük ve yüzer bir board.

"A stand-up paddle board floats."Stand‑up paddle board suyun üzerinde yüzer.

paddleboard /pˈædəlbˌoːɹd/ isim

paddleboard

Ayakta durup kürek çekerek kullanılan, uzun ve düz bir board; stand‑up paddleboarding ve sörf gibi sporlar için uygundur.

"The paddleboard is very long."Paddleboard çok uzundur.

ski /skiː/ isim

kayak

Kar üzerinde daha hızlı hareket etmemizi sağlayan, ayaklarımıza giyilen uzun ince nesnelerden her biri.

"He can ski well."İyi kayak yapabilir.

powder ski /pˈaʊdɚ skˈiː/ isim

toz kayak

Derin ve yumuşak karda kullanılmak üzere tasarlanmış, genellikle alp ve dağ dışı kayakta tercih edilen bir kayak türü.

"Powder skis are wider and have rocker."Toz kayaklar daha geniştir ve rocker özelliğine sahiptir.

all-mountain ski /ˈɔːlmˈaʊntɪn skˈiː/ isim

her-terrede kayak

Farklı arazilerde ve kar koşullarında kullanılabilecek çok yönlü bir kayak türü; alp kayakçılığında yaygın olarak tercih edilir.

"All-mountain skis are versatile for any terrain."Her-terrede kayaklar her türlü arazide kullanılabilecek kadar çok yönlüdür.

freestyle ski /fɹˈiːstaɪl skˈiː/ isim

freestyle kayak

Freestyle kayakçılığı disiplinlerinde kullanılan, akrobasi ve park öğelerine uygun bir kayak türü.

"Freestyle skis are twin-tipped."Freestyle kayakların iki ucu sivridir.

race ski /ɹˈeɪs skˈiː/ isim

yarış kayak

Rekabetçi alp kayakçılığı ve kayak yarışları için özel olarak tasarlanmış bir kayak türü.

"Race skis are stiff for carving."Yarış kayakları keskin virajlar alabilmek için serttir.

Aletler ve Makineler

quickdraw /kwˈɪkdɹɔː/ isim

quickdraw

Dağcı ve kaya tırmanıcılarının ipi ankrajlara bağlamak için kullandığı iki karabina ve bir bağlantı parçası.

"The quickdraw connects the rope to bolted anchors."Quickdraw, ipi vidalı ankrajlara bağlar.

tuning kit /tˈuːnɪŋ kˈɪt/ isim

ayarlama kiti

Kayak veya bisiklet gibi spor ekipmanlarının performansını ayarlamak ve optimize etmek için kullanılan bir dizi alet veya bileşen.

"Ski tuning kit for performance."Performans için kayak ayarlama kiti.

universal joint /jˌuːnɪvˈɜːsəl dʒˈɔɪnt/ isim

evrensel mafsal

İki milin farklı açılarda dönmesine izin verirken güç iletimini sağlayan cihaz.

"The universal joint allows the driveshaft to flex."Evrensel mafsal, şanzıman milinin esnemesine olanak tanır.

fencing bag /fˈɛnsɪŋ bˈæɡ/ isim

eskrim çantası

Maske, kılıç ve koruyucu kıyafet gibi eskrim ekipmanlarını taşımak ve saklamak için tasarlanmış özel spor çantası.

"The fencing bag holds a foil mask and jacket."Eskrim çantası, bir foil maskesi ve ceketini tutar.

golf bag /ɡˈɑːlf bˈæɡ/ isim

golf çantası

Golf ekipmanlarını taşımak için kullanılan büyük, genellikle yuvarlak ya da dikdörtgen çanta.

"The golf bag holds 14 clubs."Golf çantası 14 sopa tutar.

surfboard bag /sˈɜːfboːɹd bˈæɡ/ isim

surf tahtası çantası

Surf tahtasını güvenli bir şekilde taşımak ve saklamak için tasarlanmış koruyucu kılıf.

"The surfboard bag protects the board during travel."Surf tahtası çantası, seyahat sırasında tahtayı korur.

landing mat /lˈændɪŋ mˈæt/ isim

iniş minderi

Jimnastik ve çığlık atlatma gibi branşlarda düşüşleri yumuşatmak için kullanılan yastıklı yüzey.

"Gymnastics landing mat is soft."İniş minderi, çubuğu atlamada düşüşleri yumuşatır.

folding panel mat /fˈoʊldɪŋ pˈænəl mˈæt/ isim

katlanabilir panel matı

Jimnastik ve dövüş sanatları gibi spor dallarında yerde egzersiz yapmak için katlanıp saklanabilen taşınabilir mat.

"The folding panel mat stores easily."Katlanabilir panel matı kolayca saklanır.

incline mat /ɪnklˈaɪn mˈæt/ isim

eğimli mat

jimnastik ve yoga gibi aktivitelerde kullanılan eğimli bir ekipman parçası

"The incline mat slopes for incline training."Eğimli mat, eğimli antrenmanlar için eğimlidir.

crash mat /kɹˈæʃ mˈæt/ isim

darbe matı

Öncelikle jimnastik ve dövüş sanatlarında düşmeleri ve inişleri yastıklamak için kullanılan yastıklı mat.

"Gymnastics crash mat for safety."Güvenlik için jimnastik darbe matı.

beam pad /bˈiːm pˈæd/ isim

denge çubuğu pedi

jimnastikte, özellikle denge çubuklarında yaralanmaları önlemek amacıyla kullanılan koruyucu ped

"The beam pad covers the gymnastic beam."Denge çubuğu pedi, jimnastik çubuğunu kaplar.

pitching machine /pˈɪtʃɪŋ məʃˈiːn/ isim

atış makinesi

özellikle beyzbol ve softbolda, topu otomatik olarak atıcıya yönlendiren spor ekipmanı

"The pitching machine throws baseballs automatically."Atış makinesi beyzbol toplarını otomatik olarak fırlatır.

baseball robot /bˈeɪsbɔːl ɹˈoʊbɑːt/ isim

beyzbol robotu

beyzbol oyununda veya antrenmanda yardımcı olmak üzere tasarlanmış mekanik cihaz, genellikle profesyonel antrenman tesislerinde kullanılır

"The baseball robot fields ground balls."Beyzbol robotu yer toplarını toplar.

stringing machine /stɹˈɪŋɪŋ məʃˈiːn/ isim

tel çekme makinesi

tenis, badminton veya squash raketleri gibi spor ekipmanlarının tellerini takmak ya da yeniden takmak için kullanılan makine

"The stringing machine strings tennis rackets."Tel çekme makinesi tenis raketlerini çeker.

Cihazlar

ball pump /bˈɔːl pˈʌmp/ isim

top pompası

futbol, basketbol gibi spor toplarını havayla şişirmek için kullanılan cihaz

"The ball pump inflates balls."Top pompası topları şişirir.

two-way radio /tuːweɪ ɹeɪdɪoʊ/ isim

iki yönlü radyo

ortak bir frekansta iki ya da daha fazla kişinin iletişim kurmasını sağlayan kablosuz iletişim cihazı

"Two-way radio transmits and receives."İki yönlü radyo sinyal gönderir ve alır.

rangefinder /ɹˈeɪndʒɪfˌaɪndɚ/ isim

mesafe ölçer

gözlemci ile hedef arasındaki mesafeyi ölçen cihaz

"The rangefinder measures distance to the hole."Mesafe ölçer, deliğe olan uzaklığı ölçer.

dampener /dˈæmpənɚ/ isim

sönümleyici

titreşimleri ya da sesleri azaltarak ekipmanı daha stabil, konforlu ya da etkili hâle getiren cihaz

"The dampener reduces vibration in the racket."Sönümleyici, raketteki titreşimi azaltır.

cycling computer /sˈaɪklɪŋ kəmpjˈuːɾɚ/ isim

bisiklet bilgisayarı

bisikletçilerin hız, mesafe, kalp atış hızı gibi çeşitli ölçümleri izleyip ekranda gösteren cihaz

"The cycling computer tracks speed and distance."Bisiklet bilgisayarı hızı ve mesafeyi izler.

HANS device /hˈænz dɪvˈaɪs/ isim

hANS cihazı

Formula 1 ve NASCAR gibi motor sporlarında yarışçılar tarafından kullanılan, çarpışma anında boyun ve kafa yaralanmalarını azaltmaya yönelik bir güvenlik cihazı.

"The HANS device limits head movement in a crash."HANS cihazı çarpışma sırasında baş hareketini kısıtlar.

automatic activation device /ˌɔːɾəmˈæɾɪk ˌæktɪvˈeɪʃən dɪvˈaɪs/ isim

otomatik aktivasyon cihazı

Belirli bir eylemi otomatik olarak başlatan güvenlik mekanizması; örneğin paraşüt açma ya da hedef serbest bırakma gibi.

"The AAD automatically deploys the reserve parachute."AAD otomatik olarak yedek paraşütü açar.

stopwatch /ˈstɑpˌwɑtʃ/ isim

kronometre

Zamanı başlatıp durdurmak için düğmesi bulunan, spor etkinliklerinde kullanılan saat

"The stopwatch is ready."Kronometre hazır.

belay device /bɪlˈeɪ dɪvˈaɪs/ isim

belay cihazı

Tırmanışta ipi kontrol etmek ve düşen tırmanıcıyı tutmak için kullanılan ekipman parçası.

"The belay device catches a falling climber."Belay cihazı düşen bir tırmanıcıyı yakalar.

descender /dɪsˈɛndɚ/ isim

iniş cihazı

Tırmanışta ip üzerindeki inişi kontrol eden ya da yavaşlatan cihaz.

"The descender controls descent on a rope."İniş cihazı ip üzerindeki inişi kontrol eder.

fish finder /fˈɪʃ fˈaɪndɚ/ isim

balık bulucu

Su altındaki balıkları tespit etmek için sonar gibi teknolojileri kullanan balıkçılık ekipmanı.

"The fish finder shows fish underwater."Balık bulucu su altında balıkları gösterir.

diving watch /dˈaɪvɪŋ wˈɑːtʃ/ isim

dalış saati

Su altında kullanılmak üzere tasarlanmış, genellikle dalış ve şnorkelle yüzme sırasında tercih edilen özel bir saat.

"The diving watch has a rotating bezel."Dalış saatinin döner çerçevesi vardır.

Bu listedeki 465 kelimeyi aralıklı tekrarla kalıcı olarak öğren

Mnimi ile çalışmaya başla

Spor İle İlgili İngilizce Kelimeler — Konular