mümkün kılmak
Bir şeyin gerçekleşmesine ya da var olmasına izin verme.
"This admits no excuse."Durum gecikmeye müsaade etmez.
Şüphe ve Kesinlik konusundaki 31 İngilizce kelimeyi telaffuzları, örnek cümleleri ve Türkçe karşılıklarıyla incele.
mümkün kılmak
Bir şeyin gerçekleşmesine ya da var olmasına izin verme.
"This admits no excuse."Durum gecikmeye müsaade etmez.
garantiye almak
Bir şeyi güvence altına almak, garanti etmek veya kesinleştirmek.
"He cinched the win."Kazanmayı garantiledi.
tahmini hesaplamak
Hem hesaplayarak hem de tahmin ederek bir şeyi öngörme.
"Can you guesstimate the final cost?"Son maliyeti tahmini hesaplayabilir misin?
tereddüt etmek
yanlış ya da ahlaki açıdan sakıncalı olabileceğini düşündüğü bir şeyi yapmaktan çekinmek
"He scrupled to ask for help."Yardım istemekte tereddüt etti.
tahmin etmek
Yeterli kanıt olmadan bir sonuca varmak
"I surmise that he is lying."Onun yalan söylediğini tahmin ediyorum.
gerekçe göstermek
belirli bir eylemi haklı çıkarmak için yeterli neden sunmak
"This warrants praise."Davranışı ciddi bir ceza gerektiriyor.
apokrif
(bir ifade ya da hikâye) gerçekliği şüpheli, ancak yaygın olarak doğru kabul edilen
"The story is apocryphal."Hikâye apokriftir.
şaşkın
kafası karışmış, kafası karışıklık içinde olan
"I am bewildered by the instructions."Talimatlar beni şaşkına çevirdi.
kesin
hiçbir şüpheye yer bırakmayan, tartışmasız
"He gave a categorical denial."Kesin bir inkâr verdi.
uçurum sonu (cliffhanger) tarzı
(bir durum, film vb.) sonu belirsiz, merak uyandıran
"The episode was cliffhanging."Bölüm uçurum sonu tarzındaydı.
dogmatik
kendi inançlarının kesin doğru olduğuna ve başkalarının yanıldığını düşünmeye ısrar eden
"He has a dogmatic attitude."Onun dogmatik bir tutumu var.
ikircikli
iki ya da daha fazla anlam taşıyan
"His answer was equivocal."Cevabı ikircikli bir yanıttı.
duraksayan
belirsizlik veya özgüven eksikliğinden dolayı tereddütle konuşan veya davranan
"His speech was halting."Onun konuşması duraksayandı.
inkâr edilemez
inkâr ya da itiraz için yer bırakmayan derecede doğru
"The evidence is incontrovertible."Delil inkâr edilemez.
sözde
kesin olarak doğrulanmamış olsa da öyle kabul edilen
"He is the reputed leader."O, sözde liderdir.
kararsız
İki görüş, olasılık vb. arasında karar verememe hâli.
"His support is wavering."Onun desteği kararsız.
kesin eminlik
Tam bir kesinlik hissi.
"He spoke with such certitude that everyone believed him."O, o kadar kesin eminlikle konuştu ki herkes ona inandı.
varsayım
Gerçeklere dayanmayan, tahmine dayalı bir düşünce ya da öneri.
"The theory is pure conjecture."Bu teori tamamen bir varsayımdır.
utangaçlık
Kendine güven eksikliği nedeniyle ortaya çıkan çekingenlik.
"His diffidence prevented him from speaking up in class."Onun utangaçlığı sınıfta söz almasını engelledi.
bilgili tahmin
Deneyim veya bilgiye dayanarak yapılan, daha doğru olma ihtimali yüksek tahmin.
"He made an educated guess."Bilgili bir tahmin yaptı.
zorluk
hoş olmayan, üzücü ya da zor bir durum
"Poor plight of refugees."Mültecilerin zor durumu.
ikilem
Zor bir durumda hangi kararı vereceği konusunda belirsizlik hâli.
"Moral quandary faced."Ahlaki bir ikilemle karşı karşıyaydı.
belirsizlik
Açık ve net ifade, tanım ya da karar eksikliği.
"The vagueness of the instructions confused everyone."Talimatların belirsizliği herkesi şaşırttı.
sezmek
İçsel bir sezgi ya da açıklanamaz bir iç bilgiyle bir şeyi tahmin etmek ya da ortaya çıkarmak.
"He divined the location of water."Su kaynağının yerini sezdi.
risk etmek
Yanılma olasılığı olmasına rağmen bir görüş, tahmin veya öneri belirtmek.
"Do not hazard a guess."Tahmin riskine girmeyin.
açık
Açıkça doğru ve açıklama gerektirmeyen.
"The earth is round, axiomatic."Dünya yuvarlaktır, açıktır.
belirsiz
birden fazla olası anlam veya yoruma sahip
"His answer was ambiguous."Cevabı belirsizdi.
kararlı
(Bir kişi hakkında) Özellikle zorlu durumlarda hızlı bir şekilde net ve kesin kararlar verebilen
"You need to be decisive."Kararlı olman gerekiyor.
güçlü, dayanıklı
zorluklarla karşılaştığında bile sağlam ve etkili kalabilen
"The system is robust."Sistem güçlü.
yüzebilirlik
Özellikle üzücü veya hoş olmayan durumlarda birini neşeli tutan bir umutluluk ve güven duygusu
"She had buoyancy."Yüzebilirliği vardı.
kaçınılmaz sonuç
Herhangi bir kanıt veya argüman sunulmadan önce doğru olduğu varsayılan veya önceden kararlaştırılmış bir şey.
"The election result seemed a foregone conclusion."Seçim sonucu kaçınılmaz bir sonuç gibi görünüyordu.
Bu listedeki 31 kelimeyi aralıklı tekrarla kalıcı olarak öğren
Mnimi ile çalışmaya başla