mahcup
Bir hata ya da sıkıntılı durum nedeniyle utanma ya da rahatsızlık hissetme hâli.
"He felt abashed."O, mahcup hissetti.
Duygusal Dalgalanma konusundaki 37 İngilizce kelimeyi telaffuzları, örnek cümleleri ve Türkçe karşılıklarıyla incele.
mahcup
Bir hata ya da sıkıntılı durum nedeniyle utanma ya da rahatsızlık hissetme hâli.
"He felt abashed."O, mahcup hissetti.
nefret etmek
Bir şeye ya da birine karşı yoğun bir şekilde tiksinme, iğrenme duymak.
"I abominate injustice."Bütün zulüm biçimlerinden nefret ederim.
nefret
bir şeye ya da birine karşı aşırı kin ya da tiksinti duygusu
"She felt abhorrence for the crime."Suç karşısında nefret duydu.
sert
Çok fazla öfke, sert tartışmalar ve olumsuz duygular içeren.
"Their debate was acrimonious."Tartışmaları sertti.
dehşete düşmüş
Korkunç veya beklenmedik bir şey hakkında dehşete düşmüş veya şok olmuş hissetmek.
"She was aghast."Dehşete düşmüştü.
meraklı
Bir şey veya biri için büyük ilgi ve beklenti hissetmek veya göstermek.
"The children were agog."Çocuklar meraklıydı.
çılgına dönmek
Aşırı öfke veya heyecan nedeniyle şiddetli veya mantıksız davranmak.
"The crowd went berserk."Kalabalık çılgına döndü.
tasalanmak
Depresif bir şekilde kendi sorunları veya endişeleri üzerinde düşünmek.
"Don't brood."Tasalanma.
memnun
Bir şeyden dolayı çok memnun, gururlu veya mutlu olmak.
"She was chuffed."Memnundu.
vicdan azabı çeken
Yaptığı veya yapmadığı bir şeyden dolayı suçluluk duymak.
"He felt conscience-stricken."Vicdan azabı çektiğini hissetti.
küçümseyen
Birine ya da bir şeye saygı göstermeyen, hor gören tutum.
"His look was contemptuous."Bakışı küçümseyen biriydi.
irkilmek
korku, acı, utanç veya rahatsızlık karşısında istemsizce geri çekilmek
"The bad joke made me cringe."Kötü espri beni irkiltti.
ıssızlık
Tamamen boşluk, yalnızık veya yıkım durumu; perişanlık.
"The desolation was vast."Terk edilmiş kasaba ıssızlıkla doluydu.
çaresizlik
Mutsuz ve umutsuz olma hali.
"A deep despondency settled over him after he lost his job."İşini kaybetmesinin ardından üzerine derin bir çaresizlik çöktü.
utangaçlık
Kendine güven eksikliği nedeniyle ortaya çıkan çekingenlik.
"His diffidence prevented him from speaking up in class."Onun utangaçlığı sınıfta söz almasını engelledi.
şaşırtmak
Birini tedirgin etmek, stresli veya güvenini kaybetmesine neden olmak
"His stare disconcerted her."Ani sorusu konuşmacıyı şaşırttı.
hayal kırıklığına uğramış
birinin veya bir şeyin inanıldığı kadar değerli veya iyi olmadığı için hayal kırıklığına uğramış hissetmek
"He felt disillusioned."Hayal kırıklığına uğramış hissetti.
dehşete düşürmek
Birini şok olmuş, endişeli veya üzgün hissettirmek.
"The news will dismay."Haber dehşete düşürecek.
korku
beklenmedik, hoş olmayan bir olay sonrası ortaya çıkan endişe ya da şok hissi
"The sudden change caused consternation."Ani değişiklik korkuya yol açtı.
kasvetli
sıkıcı ve tekrarlayıcı olup insanı mutsuz hissettiren
"The weather is dreary today."Bugün hava kasvetli.
afallatmak
birini o kadar çok şaşırtmak ya da hayrete düşürmek ki söz söyleyemez hâle gelmek
"His answer dumbfounded the teachers."Cevabı öğretmenleri afallattı.
aşırı mutlu
son derece heyecanlı ve mutlu
"I was ecstatic when I won."Kazandığımda aşırı mutluydum.
empatik
başkalarının duygularını, hislerini ve yaşantılarını anlama ve onlarla duygusal olarak aynı yerde olma yeteneğine sahip
"She is empathetic."O empatik biri.
kendini kaptırmış
Bir şeye tüm dikkatini vermek.
"I was engrossed in the book."Kitaba kendimi kaptırmıştım.
bezgin
Çözülemeyen bir sorun nedeniyle yoğun bir hayal kırıklığı hissetme.
"The teacher was exasperated."Öğretmen bezgindi.
ünlemli
Güçlü ve ani bir duyguyu veya tepkiyi ifade eden.
"The sentence is exclamatory."Cümle ünlemli.
sevinçle bağırmak
büyük bir sevinç içinde olmak ya da coşkuyla kutlamak
"The winner exults after the race."Kazanan yarıştan sonra sevinçle bağırdı.
açlıktan ölmek üzere
çok aç olmak, yiyecek ihtiyacı duymak
"I am famished."Açlıktan ölmek üzereyim.
huzursuz
hareketsiz ve sakin duramama
"The child is fidgety."Çocuk huzursuz.
şaşkına dönmek
o kadar çok şaşırmak ya da hayret etmek ki konuşamaz ya da kafası karışır hâle gelmek
"I was flabbergasted by the news."Haberi duyunca şaşkına döndüm.
şaşırtmak
Birini şaşırtarak veya bunaltarak sinirli veya rahatsız hissetmesine neden olmak.
"The unexpected question flustered him."Beklenmedik soru onu şaşırttı.
yorgun ve bunalmış
çok yorgun, stresli ya da bunalmış olmak
"She looks frazzled."Görünüşe göre çok yorgun ve bunalmış.
endişelenmek
küçük ya da belirsiz bir şey hakkında kaygı duymak
"Do not fret about small problems."Küçük sorunlar için endişelenme.
coşku
Birine karşı derin ve tutkulu sevgi veya şefkat.
"He showed great ardor."Büyük coşku gösterdi.
kaygısız
Sonuçları pek düşünmeden dikkatsizce davranmak.
"He was blithe."Kaygısızdı.
şaşakalmak
Zor, beklenmedik veya kafa karıştırıcı bir şey olduğunda çok yavaş davranmak.
"My mind boggles."Aklım şaşkına dönüyor.
sıkıcı
cansız ve ilgi çekmeyen
"The room is drab."Oda sıkıcı.
Bu listedeki 37 kelimeyi aralıklı tekrarla kalıcı olarak öğren
Mnimi ile çalışmaya başla