Ders 3 · Street Talk 1 Kelime Listesi

Street Talk 1 Kelime Listesi listesindeki "Ders 3" ile ilgili 51 İngilizce kelimeyi telaffuzu, örnek cümlesi ve Türkçe anlamıyla birlikte öğren.

51 kelime Street Talk 1 Kelime Listesi
cold day in hell /kˈoʊld dˈeɪ ɪn hˈɛl/ ifade

cehennemde soğuk bir gün

bir şeyin asla gerçekleşmesinin tamamen olası olmadığını söylemek için kullanılır

"It will be a cold day in hell before he apologizes."O özür dilerse cehennemde soğuk bir gün olur.

count on /kˈaʊnt ˈɑːn/ fiil

güvenmek

Birine veya bir şeye güven duymak, bel bağlamak

"You can count on me for help."Yardım için bana güvenebilirsin.

flake /ˈfɫeɪk/ isim

tuhaf, güvenilmez kimse

alışılmadık, güveni sarsan, sorumluluklarını yerine getirmeyen kişi

"He is a flake who never shows up on time."O, asla zamanında gelmeyen bir tuhaf.

guy /ɡaɪ/ isim

adam

genellikle erkek olan bir kişi

"The guy near the door smiled."Kapıdaki adam gülümsedi.

the (last|final) straw /ðə lˈæst fˈaɪnəl stɹˈɔː/ ifade

son damla

dayanma sınırını aşan son ve belirleyici olay ya da davranış

"That was the straw."Yalanı son damlaydı, ben de ayrıldım.

to [lie] like a (cheap|) rug /lˈaɪ lˈaɪk ɐ tʃˈiːp ɹˈʌɡ/ ifade

ucuz halı gibi yalan söylemek

açık bir şekilde yalan söylemek

"He lies like a cheap rug, do not trust him."Ucuz halı gibi yalan söyler, ona güvenme.

to [lose|blow] {one's} cool /lˈuːz ɔːɹ blˈoʊ wˈʌnz kˈuːl/ ifade

soğukkanlılığını kaybetmek

ani bir öfke patlaması yaşayarak bağırmaya ya da saldırgan davranmaya başlamak

"He lost his cool then."O, soğukkanlılığını kaybetti.

pan /ˈpæn/ fiil

eleştirmek

bir şey hakkında güçlü bir olumsuz değerlendirme veya görüş bildirmek

"Critics panned the new movie."Eleştirmenler yeni filmi eleştirdi.

put up with /pˌʊt ˈʌp wɪð/ fiil

katlanmak

Hoş olmayan bir şeye veya birine genellikle şikâyet etmeden dayanmak, tahammül etmek

"I cannot put up with this noise."Bu gürültüye katlanamıyorum.

to [read] {sb} the riot act /ɹˈiːd ˌɛsbˈiː ðə ɹˈaɪət ˈækt/ ifade

sert bir uyarı yapmak

birinin aynı hatayı tekrarlamaması için öfkeyle uyarıp tehdit etmek

"Mom read me the riot act."Anne bana sert bir uyarı yaptı.

smash hit /smˈæʃ hˈɪt/ isim

bomba gibi hit

özellikle eğlence sektöründe çok büyük beğeni toplayan, satışları ve popülaritesi çok yüksek bir eser

"The song becomes a smash hit overnight."Şarkı bir gecede bomba gibi hit oldu.

you said it /juː sˈɛd ɪt/ zarf

söylediğin gibi

Birinin önerisiyle aynı fikirde olduğunuzu ifade etmek için söylenir.

"You said it!"Söylediğin gibi!

to [give] {one's} (right arm|eyetooth) /ɡˈɪv wˈʌnz ɹˈaɪt ˈɑːɹm ɔːɹ ˈaɪtuːθ/ ifade

her şeyi feda etmek

bir şeyi elde etmek ya da yapmak için elinden gelen her şeyi, hatta en kıymetlisini bile vermeye hazır olmak

"I would give my right arm to see that concert."O konseri izlemek için her şeyimi feda ederim.

to [give] {sb} a black eye /ɡˈɪv ˌɛsbˈiː ɐ blˈæk ˈaɪ/ ifade

mor göz vermek

birini fiziksel olarak göze vurarak görünür morarmaya neden olmak

"He gave him a black eye."Ona mor göz verdi.

in a pig's eye /ɪn ɐ pˈɪɡz ˈaɪ/ ünlem

olmaz, hayır!

söylenen ya da önerilen bir şeyi kesinlikle kabul etmemek, inanmadığını göstermek için kullanılan ifade

"In a pig's eye! That is not true."Olmaz, hayır! Bu doğru değil.

back on {one's} feet /bˈæk ˌɑːn wˈʌnz fˈiːt/ ifade

ayakları yere basmak

zorlu bir durumdan toparlanıp yeniden istikrarlı bir hâle gelmek

"The loan helped him get back on his feet."Kredi, ona ayakları yere basmasını sağladı.

to [play] footsie /plˈeɪ fˈʊtsi/ ifade

gizli oyunlar oynamak

politikada ya da iş dünyasında gizli, aldatıcı iş birliği içinde bulunmak

"They played footsie secretly."Onlar gizli oyunlar oynuyordu.

to [pussyfoot] around /pˈʊsɪfˌʊt ɐɹˈaʊnd/ ifade

tereddüt etmek

karar vermekten, birine zarar vermekten ya da bir konuyu netleştirmekten kaçınmak için temkinli ve çekingen davranmak

"Stop pussyfooting around and tell the truth."Tereddüt etmeyi bırak ve gerçeği söyle.

pussyfoot /ˈpʊsiˈfʊt/ fiil

tereddüt etmek

kararsız, çekingen ve aşırı temkinli davranmak; bir konuyu netleştirmekten kaçınmak

"Stop pussyfooting around the issue."Bu konudaki tereddüt etmeyi bırak.

gut (feeling|reaction) /ɡˈʌt fˈiːlɪŋ ɹɪˈækʃən/ ifade

içgüdüsel his

açıklanamaz bir sebeple güçlü bir inanç ya da his

"I have a gut feeling about this."Bununla ilgili bir içgüdüsel hisim var.

to [throw] guts out /θɹˈoʊ ɡˈʌts ˈaʊt/ ifade

içini dışına çıkarmak

midenin içeriğini, genellikle güçlü veya kontrolsüz bir şekilde çıkarmak

"I thought I would throw guts out."İçimi dışına çıkaracağımı sandım.

to [have] a big head /hæv ɐ bˈɪɡ hˈɛd/ ifade

kibirli olmak

kendi önemini ya da yeteneklerini abartmak, kendini üstün görmek

"He has a big head now."Şimdi çok kibirli oldu.

head over heels (for|over|with) {sb} /hˈɛd ˌoʊvɚ hˈiːlz fɔːɹ ˌoʊvɚ ˌɛsbˈiː/ ifade

aşık olmak

birine karşı yoğun ve tutkulu bir sevgi beslemek

"He is head over heels in love with her."O, ona çılgınca aşık.

to [walk] on {one's} heels /wˈɔːk ˌɑːn wˈʌnz hˈiːlz/ ifade

topuklarına basmak

birinin çok yakınına yürümek, genellikle topuklarına neredeyse basıyormuş gibi hissettirecek kadar yakın yürümek, rahatsız edici veya müdahaleci bir yakınlık yaratmak

"He walked on his heels."Topuklarına bastı.

fat lip /fˈæt lˈɪp/ isim

şişmiş dudak

yumruğa darbe alarak şişen dudak

"He gets a fat lip after being punched."Darbeye maruz kaldıktan sonra şişmiş bir dudağı oldu.

badmouth /bˈædˌmaʊθ/ fiil

karalamak

Birini veya bir şeyi haksız veya kaba bir şekilde eleştirmek veya hakkında olumsuz konuşmak

"Do not badmouth your former employer."Eski işverenin hakkında kötü konuşma.

redneck /ˈɹɛdˌnɛk/ isim

kırsal beyaz adam (redneck)

özellikle ABD’nin güneyinde, kırsal, işçi sınıfı beyaz kişi; genellikle sosyal olarak muhafazakar, eğitimsiz ya da kültürsüz olduğu varsayılan bir stereotip

"He is a redneck."Redneck stereotipi çoğu zaman yanlıştır.

wring out /ɹˈɪŋ ˈaʊt/ fiil

sıkmak, suyunu sıkarak çıkarmak

özellikle ıslak bir bez ya da kıyafetin fazla suyunu çıkarmak için sıkmak

"Wring out the wet towel."Islak havluyu sık.

on edge /ˌɑːn ˈɛdʒ/ ifade

gergin, sinirli

birinin çok sinirli, rahatlayamadığı bir hâl içinde olması

"The loud noise put me on edge."Yüksek ses beni gergin hâle getirdi.

nosedive /ˈnoʊzˌdaɪv/ isim

ani çöküş, düşüş

özellikle değer ya da fiyat açısından beklenmedik ve hızlı bir gerileme

"The stock market takes a nosedive."Borsa ani bir çöküş yaşadı.

{one's} nose out of joint /wˈʌnz nˈoʊz ˌaʊɾəv dʒˈɔɪnt/ ifade

burnu kırılmak

büyük bir rahatsızlık veya öfke durumu

"His nose is out of joint."Burnu kırılmış.

to [eat] out of the palm of {one's} hand /ˈiːt ˌaʊɾəv ðə pˈɑːm ʌv wˈʌnz hˈænd/ ifade

tamamen kontrol etmek

birinin tamamen bir başkasının etkisi altında olması

"He eats out of her hand."O, onu avucunun içinde tutuyor.

straight from the shoulder /stɹˈeɪt fɹʌmðə ʃˈoʊldɚ/ ifade

doğrudan, içten bir şekilde söylemek

düşünceleri çok açık ve dürüst bir biçimde, güçlü bir tavırla ifade etmek

"He gave me advice straight from the shoulder."Bana doğrudan tavsiye verdi.

to [keep] {sb} on {one's} toes /kˈiːp ˌɛsbˈiː ˌɑːn wˈʌnz tˈoʊz/ ifade

tetikte tutmak

bir kişiyi olası herhangi bir tehlike veya tehdit hakkında sürekli endişeli veya hazır olmasını sağlamak

"My boss keeps me on toes."Patronum beni tetikte tutuyor.

blow /bloʊ/ fiil

mahvetmek

Sıklıkla pervasız eylemler veya kötü karar verme yoluyla bir şeyi berbat etmek veya mahvetmek

"You blow it."Sen onu mahvettin.

big time /bɪɡ taɪm/ isim

büyük çıkış

özellikle eğlence sektöründe mesleğin en yüksek ve en başarılı seviyesi

"He made big time."O, büyük çıkış yaptı.

bomb /bɔm/ isim

fiyasko

tam bir başarısızlık

"The party was a bomb."Parti bir fiyaskoydu.

die /daɪ/ fiil

bozulmak

aniden arızalanmak veya çalışmayı durdurmak

"The car will die."Araba bozulacak.

field day /fild deɪ/ isim

bayram havası

olağanüstü keyif ve zaferle işaretlenmiş bir durum

"We had a field day."Bayram havası yaşadık.

get around /gɪt əraʊnd/ fiil

sosyalleşmek

sosyal aktivitelere veya etkileşimlere katılmak

"They like to get around."Sosyalleşmeyi severler.

hand /hænd/ fiil

vermek

Fiziksel olarak bir nesneyi alıp birine uzatmak

"She hands the keys to him."Anahtarları ona veriyor.

noise /nɔɪz/ isim

gürültü

ilgisiz bilgiler veya önemsiz yorumlar tarafından neden olunan kafa karışıklığı veya netlik eksikliği

"There is too much noise."Çok fazla gürültü var.

pull /pʊl/ fiil

başarmak

bir planı veya düzeni başarıyla uygulamak, özellikle kurnazlık veya manipülasyon içerdiğinde

"He will pull it."Onu başaracak.

run into /ɹˈʌn ˌɪntʊ/ fiil

tesadüfen karşılaşmak

birini rastlantı sonucu ve beklenmedik bir şekilde görmek

"I run into my friend."Arkadaşıma tesadüfen rastladım.

take off /teɪk ɔf/ fiil

kalkmak

ani bir şekilde ayrılmak

"The plane will take off."Uçak kalkacak.

at hand /æt hˈænd/ ifade

el altında

Önemli ya da acil bir şeyin hemen dikkate alınması gerektiğini gösteren kullanım.

"Help is at hand."Yardım el altında.

head trip /hˈɛd tɹˈɪp/ isim

kafa gezisi

bir kişinin gerçeklikten kopuk veya şişirilmiş bir benlik saygısı tarafından yönlendirilen gerçekçi olmayan, yanıltıcı veya kendi merkezli düşüncelere daldığı zihinsel bir durum veya deneyim

"The intense experience is a real head trip."Yoğun deneyim gerçek bir kafa gezisi.

heel /hil/ isim

yanaş

bir köpeğe, sahibinin veya handler'ının yanına, önden çekmeden veya geride kalmadan, dikkatlice yürümesi için verilen komut

"Heel, boy!"Yanaş, oğlum!

heel /hil/ isim

kötü adam

ahlaki olarak kınanabilir biri

"He is a heel."O bir kötü adam.

neck and neck /nˈɛk ænd nˈɛk/ ifade

baş başa

yarışta iki ya da daha fazla katılımcının birbirine çok yakın olması ve kazanma şansının eşit olması durumu

"The two horses ran neck and neck."İki at baş başa koştu.

thumb /θəm/ fiil

işaret parmağıyla durdurmak

Geçen araçlardan başparmağınızla işaret ederek bedava yolculuk almak.

"He will thumb a ride."İşaret parmağıyla durduracak.

Bu listedeki 51 kelimeyi aralıklı tekrarla kalıcı olarak öğren

Mnimi ile çalışmaya başla

Street Talk 1 Kelime Listesi — Konular