A Closer Look 2: Ders 3 · Street Talk 1 Kelime Listesi

Street Talk 1 Kelime Listesi listesindeki "A Closer Look 2: Ders 3" ile ilgili 86 İngilizce kelimeyi telaffuzu, örnek cümlesi ve Türkçe anlamıyla birlikte öğren.

86 kelime Street Talk 1 Kelime Listesi
heads (will|are going to) roll /hˈɛdz wɪl ɑːɹ ɡˌoʊɪŋ tʊ ɹˈoʊl/ kalıp

başlar dönecek

İnsanların bir şey için, özellikle işten çıkarılma gibi, cezalandırılacağını ifade eder

"Heads will roll."Skandal sonrası üst yönetimde başlar dönecek.

heads up /hˈɛdz ˈʌp/ ünlem

dikkat!

Birinin bir şeye dikkat etmesi veya temkinli olması için uyarmak amacıyla kullanılır.

"Heads up! A ball is coming."Dikkat! Bir top geliyor.

to [make] headway /mˌeɪk hˈɛdweɪ/ ifade

ilerleme kaydetmek

Bir alanda ya da hayatta önemli bir ilerleme sağlamak

"We made headway."Bugün ilerleme kaydettik.

to [hit] the nail on the head /hˈɪt ðə nˈeɪl ɑːnðə hˈɛd/ ifade

tam isabet etmek

Belirli bir durumda tam olarak doğru şeyi söylemek veya yapmak.

"You hit the nail."Tam isabet ettin.

like a hole in the head /lˈaɪk ɐ hˈoʊl ɪnðə hˈɛd/ ifade

hiç istememek

Bir şeyin hiç istenmediğini veya gerekmediğini söylemek için kullanılır.

"I need it like hole."Buna ihtiyacım yok.

hothead /hˈɑːthɛd/ isim

kavga sever

Düşüncesiz, aceleci ve sorumsuz kişi

"He is a hothead."Kavga sever kolayca tartışmaya girer.

off the top of {one's} head /ˈɔf ðə tˈɑːp ʌv wˈʌnz hˈɛd/ ifade

aklımın ucundan

Düşünmek ya da detaylı değerlendirme yapmadan, hafızadan anında söylenmesi.

"Off the top of my head, I think it is 50 dollars."Aklımın ucundan, bence 50 dolar.

over {one's} head /ˌoʊvɚ wˈʌnz hˈɛd/ ifade

kafasının üstünde

Kişinin anlayışının ya da yeteneğinin ötesinde, karmaşık ya da zor bir şey

"It was over my head."Matematik problemi kafamın üstündeydi.

sorehead /sˈoːɹhɛd/ isim

huysuz

Kızgın, memnuniyetsiz ve sürekli şikayet eden kişi

"The sorehead grumbled about the rain."Huysuz her şeyden şikayet eder.

swelled head /swˈɛld hˈɛd/ isim

kibirli

Kişinin yüksek bir özsaygı ya da kendini çok önemli hissetmesi

"He got a swelled head."Başarıdan sonra aktör kibirli oldu.

to [use] {one's} [head|noodle|naggin] /jˈuːs wˈʌnz hˈɛd nˈuːdəl nˈæɡɪn/ ifade

aklını kullanmak

Bir durumu anlamak, karar vermek ya da sorunu çözmek için dikkatlice düşünmek

"Use your head now."Aklını kullan ve hareket etmeden önce düşün.

to [eat] {one's} heart out /ˈiːt wˈʌnz hˈɑːɹt ˈaʊt/ ifade

kalbini yemek

Kayıp bir fırsat ya da gerçekleşmemiş bir arzu nedeniyle derin bir üzüntü ya da hayal kırıklığı hissetmek.

"He ate his heart out."O, her gün kalbini yiyordu.

have (a|some) heart /hæv ɐ sˌʌm hˈɑːɹt/ kalıp

biraz yürek göster

Birinin acımasız ya da kayıtsız davranışını durdurup, yardım ya da sempati göstermesini istemek.

"Have a heart, please."Lütfen bir yürek göster — o elinden geleni yapıyor.

to [get] to the (heart|bottom) of {sth} /ɡɛt tə ðə hˈɑːɹt ʌv ˌɛstˌiːˈeɪtʃ/ ifade

konunun özüne inmek

Bir sorunun ya da olayın altında yatan asıl nedeni ortaya çıkarmak ya da belirlemek.

"Get to the heart of it."Bu gizemi kökünden çözmemiz gerekiyor.

{one's} [heart] [go] out to {sb} /wˈʌnz hˈɑːɹt ɡˌoʊ ˈaʊt tʊ ˌɛsbˈiː/ kalıp

kalbim onunla birlikte

Bir başkasının çektiği acıyı paylaşmak, ona duyulan sempatiyi ifade etmek.

"My heart goes out."Kalbim onlarla birlikte.

heart-to-heart /hˈɑːɹttəhˈɑːɹt/ sıfat

içten sohbet

yakın arkadaşlar ya da aile üyeleri arasında dürüst, açık ve samimi bir konuşma

"They had a heart-to-heart talk."İçten bir sohbet yaptılar.

heartache /ˈhɑɹˌteɪk/ isim

yürek acısı

genellikle sevilen birinin kaybından kaynaklanan büyük keder veya üzüntü hissi

"She felt heartache."Yürek acısı hissetti.

Achilles' heel /ɐkˈɪliːz hˈiːl/ ifade

zayıf nokta

Kişinin güçsüz ya da savunmasız olduğu nokta.

"Pride is his Achilles' heel."Onun gururu zayıf noktası.

to [cool] {one's} heels /kˈuːl wˈʌnz hˈiːlz/ ifade

beklemek zorunda kalmak

Birinin gelmesini ya da bir şeyin gerçekleşmesini beklemek zorunda olmak.

"Cool your heels now."Bekleme odasında bir saat beklemek zorunda kaldım.

to [drag] {one's} heels /dɹˈæɡ wˈʌnz hˈiːlz/ ifade

ayaklarını sürüklemek

Yapılması gereken işi geciktirmek, ertelemek.

"Stop dragging your heels."Ayaklarını sürüklemeyi bırak ve işe koyul.

to [kick] up {one's} heels /kˈɪk ˌʌp wˈʌnz hˈiːlz/ ifade

kollarını gevşetmek

Parti gibi ortamlarda eğlenmek, keyifli vakit geçirmek.

"Let's kick up heels."İşten sonra kollarımızı gevşettik ve dans ettik.

to [shoot] from the hip /ʃˈuːt fɹʌmðə hˈɪp/ ifade

düşünmeden konuşmak/hareket etmek

Bir kişinin ağzına vurulan bir yumruğu ifade etmek için kullanılır.

"He shoots from hip."Bir yumruk yedi.

knuckle down /nˈʌkəl dˈaʊn/ fiil

ciddi şekilde çalışmak

Bir işe ya da hedefe yoğunlaşarak çalışmaya başlamak.

"Knuckle down and study."Ciddi şekilde çalış ve işi bitir.

knuckle sandwich /nˈʌkəl sˈændwɪtʃ/ isim

yumrukla cevap vermek

Birine ağzına yumruk atma tehdidinde bulunmak.

"He got a sandwich."Zorbaya bir yumrukla cevap vermekle tehdit etti.

knuckle under /nˈʌkəl ˈʌndɚ/ fiil

boyun eğmek

Birinin ya da bir şeyin otoritesine teslim olmak.

"Don't knuckle under."O, baskıya boyun eğmeyi reddetti.

knucklehead /nˈʌkəlhˌɛd/ isim

aptal

Saçma ya da mantıksız davranan kişi.

"What a knucklehead!"Aptal, kapıyı ters çevirerek açmaya çalışıyor.

hollow leg /hˈɑːloʊ lˈɛɡ/ isim

kocaman bir mide

Aşırı miktarda yiyecek ya da içecek tüketebilme yeteneği.

"He has a hollow leg."Yarışmacının kocaman bir mideye sahip olması gerekir.

to leg it /lˈɛɡ ɪt/ ifade

koşmak

Yürümek

"We had to leg it."Koşmak zorunda kaldık.

leg to stand on /lˈɛɡ tə stˈænd ˈɑːn/ ifade

savunma hakkı

Birinin eylemlerini haklı çıkarmak için yeterli gerekçe ya da delil.

"No leg to stand on."Delil olmadan onun savunma hakkı yoktur.

an arm and (a|) leg /ɐn ˈɑːɹm ænd ɐ lˈɛɡ/ ifade

çok pahalıya

Çok büyük bir meblağ para.

"This car cost me an arm and a leg."Bu araba bana çok pahalıya mal oldu.

to [pull] {one's} leg /pˈʊl wˈʌnz lˈɛɡ/ ifade

dalga geçmek

arkadaşça bir şaka yaparak birine gerçek olmayan bir şeyi inandırmaya çalışmak

"I was just pulling your leg."Sadece seninle dalga geçiyordum.

shake a leg /ʃˈeɪk ɐ lˈɛɡ/ kalıp

hızlan

Bir işe daha çabuk başlamak ya da devam etmek için söylenen uyarı.

"Shake a leg, hurry!"Hızlan — on dakikada çıkacağız!

to [stretch] {one's} legs /stɹˈɛtʃ wˈʌnz lˈɛɡz/ ifade

bacaklarını uzatmak

Uzun süre oturduktan sonra yürüyüşe çıkmak.

"We stopped to stretch legs."Yolda giderken bacaklarımızı uzattık.

to [button|zip] {one's} [lip] /bˈʌʔn̩ zˈɪp wˈʌnz lˈɪp/ ifade

susmak

Gizli bir şeyi ortaya çıkarmamak ya da durumu daha da kötüleştirmemek için konuşmayı aniden kesmek.

"He buttoned his lip."O, susup bir kelime etmedi.

stiff upper lip /stˈɪf ˌʌpɚ lˈɪp/ isim

soğukkanlı kalmak

Zor ya da sıkıntılı durumlarda duygularını gizleyip sakin görünmek.

"She had a stiff upper lip."İngiliz asker, tehlikeye rağmen soğukkanlı kalıyor.

lip service /lˈɪp sˈɜːvɪs/ isim

sözde destek

samimi olmayan bir destek, yardım ya da taahhüt sunma

"He pays lip service to the idea but does nothing."Fikri sadece sözde destekliyor, ama hiçbir şey yapmıyor.

read my lips /ɹˈiːd maɪ lˈɪps/ kalıp

dudaklarımı dinle

sözlerime dikkat et ve inanmamı sağla

"Read my lips — I am not doing it."Dudaklarımı dinle — bunu yapmayacağım.

chopped liver /tʃˈɑːpt lˈɪvɚ/ isim

hiçbir şey gibi

çok önemsiz, değersiz kişi ya da şey

"She feels like chopped liver when everyone ignores her."Herkes onu görmezden geldiği için kendini hiçbir şey gibi hissediyor.

blabbermouth /blˈæbɚməθ/ isim

gevezelik yapan

gizli bilgileri saklamayan, dedikodu yapan kişi

"The secret is out thanks to that blabbermouth."Sır, o gevezelik yapan sayesinde ortaya çıktı.

down in the mouth /dˌaʊn ɪnðə mˈaʊθ/ ifade

morali bozuk

üzgün, cesareti kırılmış hâl

"He is down in the mouth."İşini kaybettiğinden beri morali bozuk.

to [run] off at the mouth /ɹˈʌn ˈɔf æt ðə mˈaʊθ/ ifade

lafı uzatmak

bilgisi olmayan konularda uzun ve anlamsız konuşmak

"He is always running off at the mouth about things he does not know."Bilmediği şeyler hakkında sürekli lafı uzatıyor.

to [shoot] off {one's} mouth /ʃˈuːt ˈɔf wˈʌnz mˈaʊθ/ ifade

ağzından kaçırmak

düşüncesizce, sürekli ve gereksiz konuşmak

"He shoots off his mouth."Ağzından sürekli şeyler kaçırıyor.

neck of the woods /nˈɛk ʌvðə wˈʊdz/ ifade

semt

Birinin ikamet ettiği bir yere yakın bir alan.

"Welcome to my neck of the woods."Semtime hoş geldiniz.

a pain in the neck /ɐ pˈeɪn ɪnðə nˈɛk/ ifade

baş belası

Çok sinir bozucu veya zahmetli bir kişi veya şey.

"He is a pain."O bir baş belası.

to [stick] {one's} neck out /stˈɪk wˈʌnz nˈɛk ˈaʊt/ ifade

risk almak

başkalarının tepkisine ya da tehlikeye yol açabilecek bir şey söylemek ya da yapmak

"I stuck my neck out."Boynumu uzattım.

to [get] on {one's} nerves /ɡɛt ˌɑːn wˈʌnz nˈɜːvz/ ifade

sinir bozmak

sürekli aynı şeyi yaparak birini çok rahatsız etmek

"That loud music is getting on my nerves."O yüksek sesli müzik sinirlerimi bozuyor.

to [hit|strike|touch] a (raw|sensitive|) nerve /hˈɪt stɹˈaɪk tˈʌtʃ ɐ ɹˈɔː sˈɛnsɪtˌɪv nˈɜːv/ ifade

hassas bir noktaya dokunmak

birini kızdıran ya da üzülen bir konuyu gündeme getirmek

"That touched a raw nerve."Bu konu hassas bir noktaya dokundu.

(as|) plain as the nose on {one's} face /æz plˈeɪn æz ðə nˈoʊz ˌɑːn wˈʌnz fˈeɪs/ ifade

göz göre göre

çok açık, anlaşılması kolay

"It is plain as day."Bu çok göz göre görü.

hard-nosed /hˈɑːɹdnˈoʊzd/ sıfat

pratikçi

teoriden çok deneyime ve gözleme dayalı yaklaşım

"The coach is hard-nosed."Koç çok pratikçi.

to [keep|put] {one's} nose to the grindstone /kˈiːp pˌʊt wˈʌnz nˈoʊz tə ðə ɡɹˈaɪndstoʊn/ ifade

dişini tırnağına takmak

Bir şeyi yapmak için sürekli olarak çok çaba göstermek.

"Keep nose to grindstone."Dişini tırnağına tak.

no skin off {one's} nose /nˈoʊ skˈɪn ˈɔf wˈʌnz nˈoʊz/ ifade

bana bir şey ifade etmez

bir şeyin sonucundan etkilenmemek, umursamamak

"If you do not come, it is no skin off my nose."Gelmezsen bana bir şey ifade etmez.

a nose for {sth} /ɐ nˈoʊz fɔːɹ ˌɛstˌiːˈeɪtʃ/ ifade

koku alma yeteneği

bir şeyi bulma ya da keşfetme becerisi

"She has a nose for news."İyi bir muhabirin bir haber için koku alma yeteneği vardır.

nosy /ˈnoʊzi/ sıfat

meraklı

İnsanların hayatlarına, özellikle de kendisini ilgilendirmeyen konulara fazla gösteren.

"My neighbor is nosy."Komşum meraklı biri.

{one's} [nose] in the air /wˈʌnz nˈoʊz ɪnðɪ ˈɛɹ/ ifade

burun kıvırmak

kendini başkalarından üstün gösteren tavır

"He has his nose in air."Burun kıvırarak yürür.

to [pay] through the nose for {sth} /pˈeɪ θɹuː ðə nˈoʊz fɔːɹ ˌɛstˌiːˈeɪtʃ/ ifade

ağzından para çıkarmak

aşırı yüksek fiyat ödemek

"We paid through the nose."Biletler için ağzından para çıkardı.

to [poke|stick] {one's} nose (into|in) {sth} /pˈoʊk stˈɪk wˈʌnz nˈoʊz ˌɪntʊ ɪn ˌɛstˌiːˈeɪtʃ/ ifade

burun sokmak

kendisiyle ilgisi olmayan bir işe karışmak

"He always pokes his nose into my business."Her zaman işime burun sokar.

under {one's} [nose] /ˌʌndɚ wˈʌnz nˈoʊz/ ifade

gözünün önünde

açıkça görülen ama fark edilmeyen şey

"The keys were right under my nose."Anahtarlar gözümün önündeydi.

to [turn] {one's} [nose] up /tˈɜːn wˈʌnz nˈoʊz ˈʌp/ ifade

burun kıvırmak

bir şeyi beğenmemek, reddetmek

"She turned her nose up at dinner."Akşam yemeğine burun kıvırdı.

to [have] {sb} (in the palm|eating out) of {one's} hand /hæv ˌɛsbˈiː ɪnðə pˈɑːm ɔːɹ ˈiːɾɪŋ ˌaʊɾəv wˈʌnz hˈænd/ ifade

elinin avucunda tutmak

Birini tamamen kontrolü altına almak, boyun eğdirmek

"She had him eating out of her hand."O, onu elinin avucunda tutuyordu.

palm off /pˈɑːm ˈɔf/ fiil

satmak ya da vermek (aldatıcı bir şekilde)

Bir şeyi ikna ya da aldatma yoluyla başkasına vererek ya da satarak elden çıkarmak.

"He palms off fake goods as real."Sahte malları gerçek gibi satıyor.

cold shoulder /kˈoʊld ʃˈoʊldɚ/ isim

soğuk tavır

sıcaklık, samimiyet ya da ilgi eksikliği gösteren tutum

"Her former friend gives her the cold shoulder."Eski arkadaşı ona soğuk davranıyor.

spineless /ˈspaɪnɫəs/ sıfat

korkak

Cesaretsiz, kararlı olmayan

"He is spineless and won't stand up for himself."O çok korkak; kendini savunamaz.

{one's} eyes are bigger than {one's} (stomach|belly) /wˈʌnz ˈaɪz ɑːɹ bˈɪɡɚ ðɐn wˈʌnz stˈʌmək bˈɛli/ kalıp

gözleri karnından büyük

Kişinin yiyebileceğinden fazlasını alacak kadar açgözlü olması.

"My eyes are bigger than my stomach."Gözlerim karnımdan büyük.

stomach /ˈstʌmək/ fiil

katlanmak

Hoş olmayan bir şeyi ya da kişiyi tahammül etmek

"I cannot stomach horror movies."Korku filmlerine katlanamıyorum.

to [jump] down {one's} throat /dʒˈʌmp dˌaʊn wˈʌnz θɹˈoʊt/ ifade

ağzından çıkmak

Birine hızlı ve kaba bir şekilde yanıt vermek

"Do not jump down my throat."Dün ona ağzından çıktı.

to [be] all thumbs /biː ˈɔːl θˈʌmz/ ifade

beceriksiz olmak

Çok sakar ya da usta olmayan bir şekilde hareket etmek

"He is all thumbs."Dikiş dikerken tamamen beceriksizim.

rule of thumb /ɹˈuːl ʌv θˈʌm/ ifade

genel kural

Deneyime dayalı, kesin olmamakla birlikte işe yarayan bir yöntem ya da ilke

"It is a rule of thumb."İyi bir genel kural, maaşınızın %10’unu biriktirmektir.

thumbs up /θˈʌmz ˈʌp/ ifade

başparmak yukarı / onay işareti

onay veya memnuniyet belirten bir jest veya hareket

"He gave me a thumbs up."Bana başparmak yukarı işareti verdi.

under {one's} thumb /ˌʌndɚ wˈʌnz θˈʌm/ ifade

tamamen kontrol altında

Tamamen birinin doğrudan denetimi altında olmak

"He is under her thumb."O, onu tamamen kontrol altında tutuyor.

to [tiptoe] around {sth} /tˈɪptoʊ ɐɹˈaʊnd ˌɛstˌiːˈeɪtʃ/ ifade

konuyu dolaylı konuşmak

Sorunu doğrudan ele almaktan kaçınmak, konuyu dolaylı yoldan gündeme getirmek

"We are tiptoeing around the topic of layoffs."İşten çıkarmalar konusunu dolaylı konuşuyoruz.

to [toe] the line /tˈoʊ ðə lˈaɪn/ ifade

kurallara uymak

İstemsiz bir şekilde kurallara boyun eğmek, bir grup ya da kişinin görüşlerini kabul etmek

"All employees must toe the line."Tüm çalışanların kurallara uyması gerekir.

to [go|stand|be] toe-to-toe /ɡˌoʊ ɔːɹ stˈænd ɔːɹ biː tˈoʊɾətˈoʊ/ ifade

göz göze gelmek

Birine karşı büyük bir güç, azim ve kararlılıkla mücadele etmek ya da rekabet etmek

"They went toe-to-toe."Patronuyla göz göze geldi.

to [hold] {one's} tongue /hˈoʊld wˈʌnz tˈʌŋ/ ifade

susmak

düşüncelerini ya da görüşlerini söylemekten kaçınmak

"He wanted to argue but held his tongue."Tartışmak istedi ama susmayı tercih etti.

cat got your tongue /kˈæt ɡɑːt jʊɹ tˈʌŋ/ kalıp

dilini mi kaptın?

Konuşması beklenen birinin sessizliğine şaşırıp söylenen ifade

"Why are you so quiet? Cat got your tongue?"Neden bu kadar sessizsin? Dilini mi kaptın?

tongue-tied /tˈʌŋtˈaɪd/ sıfat

sözcükler boğazda takılmak

Heyecan, utangaçlık ya da karışıklıktan dolayı açıkça konuşamamak

"I get tongue-tied when I am nervous."Heyecanlandığımda sözcükler boğazda takılıyor.

by the skin of {one's} teeth /baɪ ðə skˈɪn ʌv wˈʌnz tˈiːθ/ ifade

kıl payı

Zor bir işi ya da tehlikeden kıl payı kurtulmak anlamında kullanılır

"I passed the test by the skin of my teeth."Sınavı kıl payı geçtim.

tooth and nail /tˈuːθ ænd nˈeɪl/ ifade

dişini tırnağını kullanmak

Elindeki tüm kaynakları, kararlılığı ve gücüyle bir şey için mücadele etmek

"They fought tooth and nail to keep their home."Evlerini korumak için dişlerini tırnağını kullandılar.

long in the tooth /lˈɑːŋ ɪnðə tˈuːθ/ ifade

yaşlı

Uzun yıllar yaşamış ve yaşlılık nedeniyle bazı işleri yapamayan kişi ya da hayvan

"My horse is getting a bit long in the tooth."Atım artık biraz yaşlı.

to [set] {one's} teeth on edge /sˈɛt wˈʌnz tˈiːθ ˌɑːn ˈɛdʒ/ ifade

tüyleri diken diken etmek

Birini son derece sinirlendirmek ya da rahatsız etmek

"That sound sets my teeth on edge."O ses tüylerimi diken diken ediyor.

sweet tooth /swˈiːt tˈuːθ/ isim

tatlı düşkünü

Tatlı yiyecekleri çok sevme eğilimi

"Her sweet tooth leads her to eat cake for breakfast."Tatlı düşkünü olduğu için kahvaltıda pasta yer.

lip /lɪp/ isim

saygısızlık

Pervasız veya küstah bir yanıt.

"Don't give me lip."Bana saygısızlık yapma.

mouth off /mˈaʊθ ˈɔf/ fiil

bağırmak

öfkeli ya da saygısız bir şekilde yüksek sesle konuşmak

"Do not mouth off."Öğretmenine bağırma.

neck /nɛk/ fiil

öpüşmek

Cinsel tutkuyla öpmek, kucaklamak veya sevgiyle okşamak.

"They will neck."Öpüşecekler.

nervy /ˈnɝvi/ sıfat

cesur

tehlikeden korkmayan, gözü pek

"The stunt was nervy."Cesur köpek yabancılara havladı.

rest /rɛst/ fiil

dayanmak

Sorumluluk veya eylem için belirli bir kişiye atanmış veya ona bağlı olmak.

"It will rest on you."Sana dayanacak.

tongue /təŋ/ isim

dil

Bir topluluk tarafından kullanılan insan yazılı veya sözlü dili; örneğin bilgisayar dilinin aksine.

"What tongue is this?"Bu ne dili?

Bu listedeki 86 kelimeyi aralıklı tekrarla kalıcı olarak öğren

Mnimi ile çalışmaya başla

Street Talk 1 Kelime Listesi — Konular