Memnuniyet ve Mutluluk, Ait Olma Hissi, Olumsuz Hisler ve 5 Konu Daha · Duygular İle İlgili İngilizce Atasözleri
Duygular İle İlgili İngilizce Atasözleri listesinden Memnuniyet ve Mutluluk, Ait Olma Hissi, Olumsuz Hisler ve 5 konu daha kapsayan 90 İngilizce kelimeyi telaffuzu, örnek cümlesi ve Türkçe anlamıyla birlikte öğren.
a contented mind is a perpetual feast/ɐ kəntˈɛntᵻd mˈaɪnd ɪz ɐ pɚpˈɛtʃuːəl fˈiːst/kalıp
memnun zihin sürekli bir ziyafettir
Gerçek mutluluğun ve tatminin dışarıdan değil, kişinin sahip olduklarıyla barışık iç dünyasından geldiğini hatırlatır.
"She had little money but was always cheerful — a contented mind is a perpetual feast."Az parası vardı ama her zaman neşeliydi — memnun zihin sürekli bir ziyafettir.
alçakgönüllü kalpler genellikle alçakgönüllü arzulara sahiptir
Mütevazı ve gösterişsiz insanların daha gerçekçi beklentileri olduğu ve ulaşılması zor hedeflerden hayal kırıklığına uğrama olasılıklarının daha az olduğu anlamında kullanılır.
"He never asked for much — humble hearts often have humble desires."O hiç çok şey istemezdi — alçakgönüllü kalpler genellikle alçakgönüllü arzulara sahiptir.
bird in the hand is worth two in the bush/bˈɜːd ɪnðə hˈænd ɪz wˈɜːθ tˈuː ɪnðə bˈʊʃ/kalıp
elindeki kuş, çalılıkta iki kuştan iyidir
Zaten sahip olduğunuz bir şeyi kesin olarak tutmanın, gelecekte daha fazlasını elde etme ihtimali için riske atmaya göre daha iyi olduğunu anlatmak için kullanılır.
"Keep the job you have — a bird in the hand is worth two in the bush."Sahip olduğun işi tut — elindeki kuş, çalılıkta iki kuştan iyidir.
a happy heart is better than a full purse/ɐ hˈæpi hˈɑːɹt ɪz bˈɛɾɚ ðˌænə fˈʊl pˈɜːs/kalıp
mutlu bir kalp, dolu bir cüzdandan iyidir
Gerçek mutluluk ve huzurun içten geldiğini, maddi zenginliğin mutluluk garantisi olmadığını vurgulamak için kullanılır.
"She was poor but always happy — a happy heart is better than a full purse."O fakirdi ama her zaman mutluydu — mutlu bir kalp, dolu bir cüzdandan iyidir.
better an egg in peace than an ox in war/bˈɛɾɚɹ ɐn ˈɛɡ ɪn pˈiːs ðˌænən ˈɑːks ɪn wˈɔːɹ/kalıp
barış içinde bir yumurta, savaşta bir öküzden iyidir
Sürekli çatışma ve stres içinde elde edilen zenginliktense, huzurlu ve sakin bir yaşamın daha değerli olduğunu vurgulamak için söylenir.
"A small quiet life is better than a stressful one — better an egg in peace than an ox in war."Küçük ve sessiz bir hayat, stresli bir hayattan iyidir — barış içinde bir yumurta, savaşta bir öküzden iyidir.
better an egg today than a hen tomorrow/bˈɛɾɚɹ ɐn ˈɛɡ tədˈeɪ ðˌænə hˈɛn təmˈɔːɹoʊ/kalıp
bugünkü bir yumurta, yarındaki bir tavuktan iyidir
Gelecekte belki gerçekleşebilecek bir şey için beklemek yerine, şu anda elde edilebilecek şeyi değerlendirmeyi öğütler.
"Take the small opportunity now — better an egg today than a hen tomorrow."Küçük fırsatı şimdi değerlendir — bugünkü bir yumurta, yarındaki bir tavuktan iyidir.
better half an egg than an empty shell/bˈɛɾɚ hˈæf ɐn ˈɛɡ ðˌænən ˈɛmpti ʃˈɛl/kalıp
boş bir kabuktan yarım yumurta daha iyidir
Sahip olunanın kıymetini bilmek ve küçük bir şeyin bile değerli olduğunu hatırlatmak için söylenir.
"Something is better than nothing — better half an egg than an empty shell."Hiçbir şeyden iyisi bir şeydir — boş bir kabuktan yarım yumurta daha iyidir.
little fish are sweet/lˈɪɾəl fˈɪʃ ɑːɹ swˈiːt/kalıp
küçük balık tatlıdır
Hayattaki küçük şeylerin de değerli ve keyifli olduğunu, küçük zevklerin mutluluk getirebileceğini ifade eder.
"Simple pleasures have real value — little fish are sweet."Basit zevklerin gerçek değeri vardır — küçük balık tatlıdır.
when all fruit fails, welcome haws/wˌɛn ˈɔːl fɹˈuːt fˈeɪlz wˈɛlkʌm hˈɔːz/kalıp
tüm meyveler tükenince, alıçları kabul et
İlk tercihin veya tercih edilen seçeneğin mevcut olmadığında, daha az arzu edilen ancak yine de değerli olabilecek başka bir şeyi kabul etmeye esnek ve istekli olunması gerektiğini önermek için kullanılır.
"When the best option is gone, take what is left — when all fruit fails, welcome haws."En iyi seçenek gittiğinde, kalanını al - tüm meyveler tükenince, alıçları kabul et.
if you cannot live longer, live deeper/ɪf juː kænˈɑːt lˈɪv lˈɑːŋɡɚ lˈaɪv dˈiːpɚ/kalıp
daha uzun yaşayamazsan, daha derin yaşa
Uzun bir ömürdense, anlamlı ve dolu bir yaşam sürmenin daha kıymetli olduğunu vurgular.
"Make the most of your time — if you cannot live longer, live deeper."Zamanını en iyi şekilde değerlendir — daha uzun yaşayamazsan, daha derin yaşa.
it is better to travel hopefully than to arrive/ɪt ɪz bˈɛɾɚ tə tɹˈævəl hˈoʊpfəli ðɐn tʊ ɐɹˈaɪv/kalıp
ulaşmaktan ziyade umutla yol almak daha iyidir
Hedefe ulaşmanın kendisi kadar, o hedefe doğru yapılan yolculuğun da değerli olduğunu, yolculuğun varıştan daha anlamlı olabileceğini anlatır.
"The journey matters as much as the result — it is better to travel hopefully than to arrive."Yolculuk, sonucun kadar önemlidir — ulaşmaktan ziyade umutla yol almak daha iyidir.
being happy is better than being king/bˌiːɪŋ hˈæpi ɪz bˈɛɾɚ ðɐn bˌiːɪŋ kˈɪŋ/kalıp
mutlu olmak, kral olmaktan iyidir
Kişisel mutluluk ve huzurun, güç ya da statüden daha önemli olduğunu, maddi şeylerin mutluluk getirmediğini vurgular.
"Fame and power mean nothing without happiness — being happy is better than being king."Ün ve iktidar, mutluluk olmadan bir şey ifade etmez — mutlu olmak, kral olmaktan iyidir.
better a lean peace than a fat victory/bˈɛɾɚɹ ɐ lˈiːn pˈiːs ðˌænə fˈæt vˈɪktɚɹi/kalıp
zayıf bir barış, şişman bir zaferden iyidir
Maliyetli bir zafer yerine, bazı tavizler vererek bile olsa barışçıl bir çözümün tercih edilmesi gerektiğini söyler.
"A calm agreement is better than a costly victory — better a lean peace than a fat victory."Sakin bir anlaşma, pahalı bir zaferden iyidir — zayıf bir barış, şişman bir zaferden iyidir.
it is better to be happy than wise/ɪt ɪz bˈɛɾɚ təbi hˈæpi ðɐn wˈaɪz/kalıp
mutlu olmak, bilge olmaktan iyidir
Kişisel mutluluk ve tatminin, bilgi birikimi ya da akademik başarıdan daha değerli olduğunu ifade eder.
"Happiness is worth more than cleverness — it is better to be happy than wise."Mutluluk, zekâdan daha kıymetlidir — mutlu olmak, bilge olmaktan iyidir.
Ait Olma Hissi
there is no place like home (, wherever you wander|)/ðɛɹ ɪz nˈoʊ plˈeɪs lˈaɪk hˈoʊm wɛɹɹˈɛvɚ juː wˈɑːndɚɹ ɔːɹ/kalıp
ev gibi bir yer yoktur (nerede dolaşırsan dolaş)
Kişinin kendi evinin, en konforlu ve huzurlu yer olduğunu, orada kendini güvende ve rahat hissettiğini anlatır.
"There is no place like home after a long trip."Uzun bir yolculuktan sonra ev gibi bir yer yoktur.
Evin, nerede olursa olsun, en rahat, güvenli ve tanıdık yer olduğunu vurgular.
"He missed his home country — East or West, home is best."Ülkesini özledi — Doğu ya da Batı, ev en iyisidir.
a house is not a home/ɐ hˈaʊs ɪz nˌɑːɾə hˈoʊm/kalıp
bir ev, bir ev değildir
Bir binanın sadece yapı olması yeterli değildir; sevgi, sıcaklık, anılar ve aidiyet duygusu eklenince ev olur, aksi takdirde sadece bir evdir.
"They have a house, but it does not feel warm — a house is not a home."Bir evleri var ama sıcaklık yok — bir ev, bir ev değildir.
home is home, be it ever so homely/hˈoʊm ɪz hˈoʊm biː ɪt ˈɛvɚ sˌoʊ hˈoʊmli/kalıp
ev evdir, ne kadar mütevazı olursa olsun
Mütevazı ya da sade bir yer olsa da, evin kalpte özel bir yeri olduğu, konfor ve tanıdıklık sunduğu anlatılır.
"It is small and simple, but it is mine — home is home, be it ever so homely."Küçük ve basit ama benim — ev evdir, ne kadar mütevazı olursa olsun.
home is where the heart is/hˈoʊm ɪz wˌɛɹ ðə hˈɑːɹt ɪz/kalıp
ev, kalbin olduğu yerdir
Gerçek evin, fiziksel bir konumdan ziyade sevgi, aile ve anıların bulunduğu yer olduğu vurgulanır.
"He moved many times but always felt drawn back — home is where the heart is."Birçok kez taşındı ama hep geri dönmeyi hissetti — ev, kalbin olduğu yerdir.
a man's home is his castle/ɐ mˈænz hˈoʊm ɪz hɪz kˈæsəl/kalıp
bir erkeğin evi, kalesidir
Kişinin yaşam alanı üzerinde tam kontrol ve gizlilik hakkına sahip olması gerektiğini, evin güvenli bir liman olduğunu ifade eder.
"Nobody tells him what to do in his house — a man's home is his castle."Kimse evinde ona ne yapacağını söylemez — bir erkeğin evi, kalesidir.
every dog is a lion at home/ˈɛvɹi dˈɑːɡ ɪz ɐ lˈaɪən æt hˈoʊm/kalıp
her köpek evde aslan olur
İnsanların tanıdık ortamlarında daha kendinden emin ve güçlü hissettiklerini anlatmak için kullanılır.
"The small dog barks at everything near the gate — every dog is a lion at home."Küçük köpek kapıya yakın her şeye havlar — her köpek evde aslan olur.
every dog is valiant at his own door/ˈɛvɹi dˈɑːɡ ɪz vˈælɪənt æt hɪz ˈoʊn dˈoːɹ/kalıp
her köpek kendi kapısında cesurdur
İnsanların ya da hayvanların, tanıdık oldukları ortamda daha kendinden emin ve atılgan davranıp, kendi bölgelerini savunurken daha cesur olmalarını ifade eder.
"She stands up to anyone who comes near her front door — every dog is valiant at his own door."Kapısına yaklaşan herkese meydan okur — her köpek kendi kapısında cesurdur.
(every|a) cock crows (on|upon) his own dunghill/ˈɛvɹi ɐ kˈɑːk kɹˈoʊz ˌɑːn əpˌɑːn hɪz ˈoʊn dˈʌŋhɪl/kalıp
her horoz kendi gübresi üzerinde öter
İnsanların, tanıdık oldukları ortamda daha kendinden emin ve atılgan davranarak, davranışlarının sorgulanmadığı bir ortamda rahat hissetmelerini anlatır.
"Every cock crows on his own dunghill."Her horoz kendi gübresi üzerinde öter.
every bird likes its own nest/ˈɛvɹi bˈɜːd lˈaɪks ɪts ˈoʊn nˈɛst/kalıp
her kuş kendi yuvasını sever
İnsanların kendi evine ya da tanıdık ortamına doğal bir bağ hissetmesi ve yeni ortamlara ya da yaşam tarzlarına uyum sağlamada zorlanması anlamına gelir.
"She always wants to go back to her hometown — every bird likes its own nest."O, her zaman memleketine dönmek ister — her kuş kendi yuvasını sever.
Olumsuz Hisler
anger is the one thing made better by delay/ˈæŋɡɚɹ ɪz ðə wˈʌn θˈɪŋ mˌeɪd bˈɛɾɚ baɪ dɪlˈeɪ/kalıp
öfke, geciktirildiğinde iyileşir
Duyguların kontrol altına alınmasının önemini vurgular; öfkelendirici durumlara hemen tepki vermek yerine bir süre beklemek daha uygun bir yanıt alınmasını sağlar.
"Wait before you reply when you are angry — anger is made better by delay."Öfkeli olduğunda yanıt vermeden önce bir süre bekle — öfke, geciktirildiğinde iyileşir.
let not the sun go down on your (wrath|anger)/lˈɛt nˌɑːt ðə sˈʌn ɡˌoʊ dˌaʊn ˌɑːn jʊɹ ɹˈæθ ˈæŋɡɚ/kalıp
güneş batmadan öfkeyi bırakma
Kızgınlık ya da kırgın duyguların uzun süre içinde tutulmaması, gün bitmeden çözülmesi gerektiğini ifade eder.
"Do not go to sleep still angry — let not the sun go down on your wrath."Uyumadan önce hâlâ kızgın olma — güneş batmadan öfkeyi bırakma.
it is not work that kills, but worry/ɪt ɪz nˌɑːt wˈɜːk ðæt kˈɪlz bˌʌt wˈʌɹi/kalıp
öldüren iş değil, endişedir
Stres ve kaygının, ağır fiziksel emeğinden daha fazla sağlık sorununa yol açabileceğini anlatır.
"Hard work is fine — it is the constant worry that exhausts you — it is not work that kills, but worry."Yoğun çalışma iyidir — ama sürekli endişe sizi tüketir; öldüren iş değil, endişedir.
you can only die once, so do not die a thousand times worrying about it/juː kæn ˈoʊnli dˈaɪ wˈʌns sˌoʊ duːnˌɑːt dˈaɪ ɐ θˈaʊzənd tˈaɪmz wˈʌɹɪɪŋ ɐbˈaʊt ɪt/kalıp
sadece bir kez ölebilirsin, o yüzden endişeyle bin kez ölme
Aşırı kaygı ve endişenin, asıl olaydan daha zararlı olabileceğini vurgular.
"Do not worry so much — you can only die once, so do not die a thousand times worrying."Bu kadar endişelenme — sadece bir kez ölebilirsin, o yüzden endişeyle bin kez ölme.
envy (has|) never enriched any man/ˈɛnvi hɐz nˈɛvɚɹ ɛnɹˈɪtʃt ˌɛni mˈæn/kalıp
kıskançlık hiçbir zaman kimseyi zenginleştirmez
Başkalarını kıskanmanın kişisel başarı ya da zenginlik getirmediğini, kendi yetenek ve kazanımlarına odaklanmanın önemini vurgular.
"Jealousy never helped anyone — envy has never enriched any man."Kıskançlık kimseye fayda sağlamaz — kıskançlık hiçbir zaman kimseyi zenginleştirmez.
envy shoots at others and wounds (itself|herself)/ˈɛnvi ʃˈuːts æt ˈʌðɚz ænd wˈuːndz ɪtsˈɛlf hɜːsˈɛlf/kalıp
kıskançlık başkasına ateş eder, kendini yakar
Kıskançlığın, hedef alınan kişiden çok kıskançlığı hissedenin kendisine zarar verdiğini anlatır.
"Envy only hurts the person who feels it — envy shoots at others and wounds itself."Kıskançlık sadece hisseden kişiye zarar verir — kıskançlık başkasına ateş eder, kendini yakar.
jealousy is a green-eyed monster/dʒˈɛləsi ɪz ɐ ɡɹˈiːnˈaɪd mˈɑːnstɚ/kalıp
kıskançlık yeşil gözlü bir canavardır
Kıskançlığın kişisel ilişkilerde olumsuz etkilerini, güvensizlik ve yıkıcı davranışları tetiklediğini vurgular.
"He watches everything she does with suspicion — jealousy is a green-eyed monster."Onun her hareketini şüpheyle izler — kıskançlık yeşil gözlü bir canavardır.
age may wrinkle the face, but lack of enthusiasm wrinkles the soul/ˈeɪdʒ mˈeɪ ɹˈɪŋkəl ðə fˈeɪs bˌʌt lˈæk ʌv ɛnθˈuːzɪˌæzəm ɹˈɪŋkəlz ðə sˈoʊl/kalıp
yaş yüzü kırpabilir, ama heves eksikliği ruhu kırpır
Yaşlanmanın fiziksel değişiklikler getirebileceği, fakat tutku ve heves eksikliğinin içsel benliğe daha derin etkileri olduğunu ifade eder.
"Stay curious and passionate — age may wrinkle the face, but lack of enthusiasm wrinkles the soul."Meraklı ve tutkulu kal — yaş yüzü kırpabilir, ama heves eksikliği ruhu kırpır.
it is a (poor|sad) heart that never rejoices/ɪt ɪz ɐ pˈʊɹ sˈæd hˈɑːɹt ðæt nˈɛvɚ ɹɪdʒˈɔɪsᵻz/kalıp
sevinç duymayan kalp fakir kalptir
Zor koşullarda bile sevinç bulmanın mümkün olduğunu, sevinç eksikliğinin yaşamı zenginlikten mahrum bıraktığını anlatır.
"Even in hard times, try to find some joy — it is a poor heart that never rejoices."Zor zamanlarda bile bir nebze sevinç bulmaya çalış — sevinç duymayan kalp fakir kalptir.
all things grow with time except grief/ˈɔːl θˈɪŋz ɡɹˈoʊ wɪð tˈaɪm ɛksˈɛpt ɡɹˈiːf/kalıp
her şey zamanla büyür, keder hariç
Zamanın geçmesiyle kederin yoğunluğunun giderek azaldığını öne sürmek için kullanılır.
"Time heals most things, but grief grows with time — all things grow with time except grief."Zaman çoğu şeyi iyileştirir, ancak keder zamanla büyür - her şey zamanla büyür, keder hariç.
a guilty conscience needs no accuser/ɐ ɡˈɪlti kˈɑːnʃəns nˈiːdz nˈoʊ ɐkjˈuːzɚ/kalıp
suçlu bir vicdanın suçlayanı olmaz
Suçluluk duygusunun, başkalarının farkında olmamasına rağmen kişinin kendini itiraf ya da af dilemeye yönlendirebileceğini ifade eder.
"He felt guilty before anyone said a word — a guilty conscience needs no accuser."Kimse bir şey söylemeden önce suçluluk hissetti — suçlu bir vicdanın suçlayanı olmaz.
nice work if you can get it/nˈaɪs wˈɜːk ɪf juː kæn ɡˈɛt ɪt/kalıp
kazanabiliyorsan güzel iş
Başkasının sahip olduğu bir şeyi, çok çaba harcamadan elde etmenin kıskançlıkla ifade edilmesidir.
"A well-paid job with short hours — nice work if you can get it!"Kısa saatlerle yüksek maaş — kazanabiliyorsan güzel iş!
İnançlar ve Görüşler
opinions are like noses, everyone has one/əpˈɪniənz ɑːɹ lˈaɪk nˈoʊzᵻz ˈɛvɹɪwˌʌn hɐz wˌʌn/kalıp
görüşler burun gibidir, herkesin bir tanesi vardır
Görüşlerin kişiden kişiye değiştiğini ve herkesin kendi bakış açısına sahip olma hakkı olduğunu vurgular.
"Everyone has a view on this — opinions are like noses, everyone has one."Herkesin bu konuda bir görüşü var — görüşler burun gibidir, herkesin bir tanesi vardır.
a man convinced against his will, is of the same opinion still/ɐ mˈæn kənvˈɪnst ɐɡˈɛnst hɪz wˈɪl ɪz ʌvðə sˈeɪm əpˈɪniən stˈɪl/kalıp
zorla ikna edilen hâlâ aynı fikirde kalır
Birine isteği dışında bir düşünce kabul ettirildiğinde, kişinin içten içe özgün görüşünü koruyabileceğini anlatır.
"You cannot force someone to change their mind — a man convinced against his will is of the same opinion still."Birinin fikrini zorla değiştiremezsin — zorla ikna edilen hâlâ aynı fikirde kalır.
there are two sides to every coin/ðɛɹˌɑːɹ tˈuː sˈaɪdz tʊ ˈɛvɹi kˈɔɪn/kalıp
her madalyonun iki yüzü vardır
Bir durum ya da kavramı değerlendirirken birden fazla bakış açısının göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgular.
"Both sides have valid points — there are two sides to every coin."Her iki tarafın da geçerli argümanları var — her madalyonun iki yüzü vardır.
to the pure all things are pure/tə ðə pjˈʊɹ ˈɔːl θˈɪŋz ɑːɹ pjˈʊɹ/kalıp
saf olan her şeyi saf görür
Saf ve temiz kalpli kişilerin dünyayı olumlu, iyi niyetli bir bakış açısıyla yorumladığını ifade eder.
"He saw no offence in anything because to the pure all things are pure."O, hiçbir şeyi hakaret olarak görmez; saf olan her şeyi saf görür.
the wish is father to the thought/ðə wˈɪʃ ɪz fˈɑːðɚ tə ðə θˈɔːt/kalıp
istek, düşüncenin babasıdır
Arzuların ve isteklerin, düşünce ve algıyı şekillendirdiğini, kişinin gerçeği değil, istediğini görmeye meyilli olduğunu anlatır.
"He says he wants peace, but the wish is father to the thought."Barış istediğini söylese de, isteği düşüncenin babasıdır.
man is the measure of all things/mˈæn ɪz ðə mˈɛʒɚɹ ʌv ˈɔːl θˈɪŋz/kalıp
insan her şeyin ölçüsüdür
Tüm bilgi ve anlayışın temelinin insan algısı ve deneyimi olduğunu, bunun da özünde öznel olduğunu ve nesnel veya mutlak bir gerçeğin eksik olduğunu ima etmek için kullanılır.
"Everything is relative to the observer — man is the measure of all things."Her şey gözlemciye göre değişir — insan her şeyin ölçüsüdür.
lookers-on see most of the game/lˈʊkɚzˌɑːn sˈiː mˈoʊst əv ðə ɡˈeɪm/kalıp
seyirciler oyunu daha iyi görür
Bir durum veya etkinliğe doğrudan dahil olmayan kişilerin, doğrudan katılanlara göre daha net veya daha nesnel bir bakış açısına sahip olduğunu öne sürmek için kullanılır.
"Outsiders often see problems more clearly — lookers-on see most of the game."Dışarıdan bakanlar sorunları daha net görür — seyirciler oyunu daha iyi görür.
standers-by see more than gamesters/stˈændɚzbaɪ sˈiː mˈoːɹ ðɐn ɡˈeɪmstɚz/kalıp
kenarda duranlar oyuncular kadar görür
Bir duruma doğrudan dahil olmayan kişilerin, derinden ilgili olanlardan daha iyi bir anlayışa sahip olduğunu ve dolayısıyla daha nesnel yargılarda bulunabildiğini ima etmek için kullanılır.
"Those watching can see what players miss — standers-by see more than gamesters."İzleyenler oyuncuların kaçırdıklarını görebilir — kenarda duranlar oyuncular kadar görür.
seeing is believing/sˈiːɪŋ ɪz bɪlˈiːvɪŋ/kalıp
gören inanır
Bir şeyi duyduğundan ziyade kendisi gördüğünde ya da deneyimlediğinde inanmanın daha olası olduğunu vurgular.
"I did not believe it until I saw it — seeing is believing."Görünceye kadar inanmadım — gören inanır.
absence is the mother of disillusion/ˈæbsəns ɪz ðə mˈʌðɚɹ ʌv dɪsɪlˈuːʒən/kalıp
yokluk hayal kırıklığının anasıdır
Uzun süreli yokluğun, özlenenle yeniden bir araya gelindiğinde hayal kırıklığına yol açan gerçekçi olmayan beklentiler yaratabileceğini öne sürmek için kullanılır.
"Being apart made her see him differently — absence is the mother of disillusion."Ayrı kalmak onu onu farklı görmesini sağladı — yokluk hayal kırıklığının anasıdır.
Yargı ve Değerlendirme
blind men can judge no colors/blˈaɪnd mˈɛn kæn dʒˈʌdʒ nˈoʊ kˈʌlɚz/kalıp
kör adamlar renkleri ayırt edemez
Belirli bir alanda bilgi veya deneyim eksikliği olan birinin, bu konuda doğru yargılarda bulunamayacağını veya fikir beyan edemeyeceğini ima etmek için kullanılır.
"He had never experienced it and spoke as if he knew — blind men can judge no colours."Hiç deneyimlemedi ve sanki biliyormuş gibi konuştu — kör adamlar renkleri ayırt edemez.
judge not, that ye be not judged/dʒˈʌdʒ nˈɑːt ðæt jiː biː nˌɑːt dʒˈʌdʒd/kalıp
yargılama ki yargılanmayasın
İnsanları başkalarına karşı eleştirel veya yargılayıcı olmaktan kaçınmaya teşvik etmek için kullanılır, çünkü kendileri de aynı şekilde yargılanabilirler; bunun yerine şefkat ve anlayışı teşvik eder.
"Do not criticise others too harshly — judge not, that ye be not judged."Başkalarını çok sert eleştirme — yargılama ki yargılanmayasın.
the devil is not (so|as) black as he is painted/ðə dˈɛvəl ɪz nˌɑːt sˌoʊ æz blˈæk æz hiː ɪz pˈeɪntᵻd/kalıp
şeytan göründüğü kadar kötü değildir
Şeylerin veya insanların genellikle göründükleri veya tasvir edildikleri kadar kötü olmadığını öne sürmek için kullanılır.
"He is strict but not cruel — the devil is not as black as he is painted."Sert ama zalim değil — şeytan göründüğü kadar kötü değildir.
comparisons are odious/kəmpˈæɹɪsənz ɑːɹ ˈoʊdɪəs/kalıp
karşılaştırmalar nahoştur
İnsanları veya şeyleri karşılaştırmanın genellikle verimsiz olduğunu ve olumsuz duygulara veya yargılara yol açabileceğini öne sürmek için kullanılır.
"Comparisons are odious."Karşılaştırmalar nahoştur.
fools and bairns (should|shall) never see (a|) half done work/fˈuːlz ænd bˈɛɹnz ʃˌʊd ɔːɹ ʃˌæl nˈɛvɚ sˈiː ɐ ɔːɹ hˈæf dˈʌn wˈɜːk/kalıp
aptallar ve çocuklar yarım kalmış işi görmemeli
Tamamlanmamış işin deneyimsiz veya bilgisiz kişilere gösterilmemesi gerektiğini, çünkü nihai sonuç hakkında olumsuz algılara veya yanlış varsayımlara yol açabileceğini ima etmek için kullanılır.
"Don't show them half-done work."Onlara yarım kalmış işi gösterme.
there are two sides to every question/ðɛɹˌɑːɹ tˈuː sˈaɪdz tʊ ˈɛvɹi kwˈɛstʃən/kalıp
her sorunun iki yüzü vardır
Bireylerin bir yargıya veya karara varmadan önce açık fikirli olmaları ve farklı bakış açılarını dikkate almaları gerektiğini ima etmek için kullanılır.
"Consider both sides of issues."Sorunların her iki tarafını da düşünün.
every horse thinks its own pack is (the|) heaviest/ˈɛvɹi hˈɔːɹs θˈɪŋks ɪts ˈoʊn pˈæk ɪz ðə hˈɛviəst/kalıp
her at kendi yükünü en ağır sanır
İnsanların kendi sorunlarının, sorumluluklarının veya yüklerinin başkalarınınkinden daha zor olduğuna inanma eğiliminde olduğunu ve başkalarının mücadelelerine karşı empati eksikliği olabileceğini ima etmek için kullanılır.
"My problems feel heaviest."Benim sorunlarım en ağır geliyor.
first impressions are the most lasting/fˈɜːst ɪmpɹˈɛʃənz ɑːɹ ðə mˈoʊst lˈæstɪŋ/kalıp
ilk izlenimler kalıcıdır
İnsanların birini veya bir şeyi ilk karşılaştıklarında nasıl algıladıklarının, fikirleri üzerinde güçlü ve kalıcı bir etkiye sahip olabileceğini öne sürmek için kullanılır.
"First impressions matter most."İlk izlenimler en çok önemlidir.
(one|a) swallow does not make a summer/wˈʌn ɐ swˈɑːloʊ dʌznˌɑːt mˌeɪk ɐ sˈʌmɚ/kalıp
tek bir kuş, yazı göstermez
Bir tek olayın ya da kanıtın, bir eğilim ya da kesin sonuç çıkarmak için yeterli olmadığını belirtir.
"One swallow does not make a summer."Tek bir kuş, yazı göstermez.
hatred is (just|) as blind as love/hˈeɪtɹᵻd ɪz dʒˈʌst æz blˈaɪnd æz lˈʌv/kalıp
nefret sevgi kadar kördür
İster sevgi ister nefret olsun, yoğun duyguların kişinin yargısını bulandırabileceğini ve şeyleri nesnel olarak görememesine neden olabileceğini ima etmek için kullanılır.
"Hatred is blind."Nefret kördür.
whoever writes a book, (should|shall) be ready to accept criticism/huːˈɛvɚ ɹˈaɪts ɐ bˈʊk ʃˌʊd ʃˌæl biː ɹˈɛdi tʊ ɐksˈɛpt kɹˈɪɾɪsˌɪzəm/kalıp
kitap yazan eleştiriye hazır olmalı
İşlerini yaratan veya halka sunanların eleştirileri ve geri bildirimleri dinlemeye istekli olmaları ve işlerinin kalitesini iyileştirmek için kullanmaları gerektiğini öne sürmek için kullanılır.
"Accept criticism for your book."Kitabınız için eleştiriyi kabul edin.
(you|) show me the man, and I will show you the rule/juː ʃˈoʊ mˌiː ðə mˈæn ænd aɪ wɪl ʃˈoʊ juː ðə ɹˈuːl/kalıp
bana adamı göster, ben de kuralı göstereyim
Bir kişinin davranışının karakterini yansıttığını ima etmek için kullanılır, bir kişinin eylemlerine dayanarak bir kişi hakkında yargıda bulunma yeteneğini vurgular.
"Show me the man."Bana adamı göster.
do not judge a man until you have walked (a mile|) in his shoes/duːnˌɑːt dʒˈʌdʒ ɐ mˈæn ʌntˈɪl juː hæv wˈɔːkt ɐ mˈaɪl ɔːɹ ɪn hɪz ʃˈuːz/kalıp
bir adamın ayakkabılarıyla bir mil yürümeden onu yargılama
Bir bireyin, kendisi deneyimlemeden birinin durumunu veya davranışını yargılamaması veya eleştirmemesi gerektiğini vurgulayarak empati ve anlayışı teşvik etmek için kullanılır.
"Walk in his shoes."Onun ayakkabılarıyla yürü.
Batıl İnanç ve Folklor
(early|) morning dreams come true/ˈɜːli ɔːɹ mˈɔːɹnɪŋ dɹˈiːmz kˈʌm tɹˈuː/kalıp
sabahın erken saatlerindeki rüyalar gerçekleşir
Günün ilk saatlerinde görülen rüyaların gelecekteki olayları öngörebileceği düşüncesini taşır.
"Early morning dreams come true."Sabahın erken saatlerindeki rüyalar gerçekleşir.
dreams go by contraries/dɹˈiːmz ɡˌoʊ baɪ kˈɑːntɹɛɹiz/kalıp
rüyalar tersine gider
Rüyada görülenin tam tersinin gerçekte olabileceğini ifade eder.
"I dreamed of sunshine so I brought an umbrella — dreams go by contraries."Güneşli bir rüya gördüm, bu yüzden şemsiye aldım — rüyalar tersine gider.
dream of a funeral and you hear of a marriage/dɹˈiːm əvə fjˈuːnɚɹəl ænd juː hˈɪɹ əvə mˈæɹɪdʒ/kalıp
cenaze rüyası evlilik haberini getirir
Olumsuz bir rüyanın (cenaze) aslında olumlu bir gelişmeye (evlilik) işaret edebileceğini söyler.
"She dreamed of a funeral last night — dream of a funeral and you hear of a marriage, they say."Dün gece bir cenaze gördü — cenaze rüyası evlilik haberini getirir, derler.
bad things come in threes/ɡˈʊd bˈæd θˈɪŋz kˈʌm ɪn θɹˈiːz/kalıp
kötü şeyler üçer üçer gelir
Talihsizliklerin genellikle üçlü gruplar halinde gerçekleştiği inancını ifade eder.
"First I lost my keys, then my wallet — bad things come in threes."Önce anahtarlarımı, sonra cüzdanımı kaybettim; kötü şeyler üçer üçer gelir.
a cat has nine lives/ɐ kˈæt hɐz nˈaɪn lˈaɪvz/kalıp
kedi dokuz canlıdır
Kedilerin tehlikeli durumları atlatabilecek kadar dayanıklı olduğunu ifade eder.
"That cat has survived everything — a cat has nine lives."O kedi her şeye dayanabildi — kedi dokuz canlıdır.
sing before breakfast, (and|) you will cry before night/sˈɪŋ bɪfˌoːɹ bɹˈɛkfəst ænd ɔːɹ juː wɪl kɹˈaɪ bɪfˌoːɹ nˈaɪt/kalıp
kahvaltıdan önce şarkı söyle, gece ağla
Günün başında aşırı iyimser ya da kendinden emin olmanın, ileride hayal kırıklığı ya da başarısızlıkla sonuçlanabileceğini, beklenmedik olayların ortaya çıkabileceğini anlatan bir atasözü.
"She was singing at breakfast and was crying by dinner — sing before breakfast, you will cry before night."Kahvaltıda şarkı söyleyip akşam yemeğe kadar ağladı — kahvaltıdan önce şarkı söyle, gece ağla.
(speak|talk) of the devil, and he (shall|will) appear/spˈiːk tˈɔːk ʌvðə dˈɛvəl ænd hiː ʃˌæl wɪl ɐpˈɪɹ/kalıp
şeytanı konuş, o görünür
hakkında konuşulan birinin gelişini kabul etmek için kullanılır, konuşulan birinin dikkatini veya varlığını beklenmedik bir şekilde çekebileceğini ima eder
"Speak of the devil, he appears!"Şeytanı konuş, o görünür!
he that follows freits, freits (will|shall) follow him/hiː ðæt fˈɑːloʊz fɹˈeɪts fɹˈeɪts wɪl ɔːɹ ʃˌæl fˈɑːloʊ hˌɪm/kalıp
kötü işaret peşinde koşan, kötü işareti bulur
Kötü alametlere inananların, bu inançları nedeniyle daha çok talihsizlik çekebileceğini, kendini gerçekleştiren bir kehanet olduğunu anlatır.
"He looks for bad signs everywhere and keeps finding them — he that follows freits, freits shall follow him."Her yerde kötü işaret arar, bulur — kötü işaret peşinde koşan, kötü işareti bulur.
May chickens come cheeping/mˈeɪ tʃˈɪkɪnz kˈʌm tʃˈiːpɪŋ/kalıp
mayıs tavukları cıvıldayarak gelir
Mayıs ayında doğan çocukların hastalıklara veya sağlık sorunlarına daha yatkın olduğunu ima etmek için kullanılır
"The lambs born in May are always weak — May chickens come cheeping."Mayıs'ta doğan kuzular her zaman zayıftır; Mayıs tavukları cıvıldayarak gelir.
Açık ay ışığının, yakın gelecekte don ya da soğuk hava tahminiyle ilişkilendirildiği geleneksel inancı ifade eder.
"The sky is very clear tonight — clear moon, frost soon."Bu gece gökyüzü çok açık — açık ay, çabuk don.
beware of an oak, it draws the stroke/bɪwˈɛɹ əvən ˈoʊk ɪt dɹˈɔːz ðə stɹˈoʊk/kalıp
meşe ağacına dikkat, yıldırım çeker
Fırtına sırasında özellikle meşe gibi büyük ağaçların yıldırıma daha yatkın olduğu için dikkatli olunması gerektiğini uyarır.
"Stand away from the oak in a storm — beware of an oak, it draws the stroke."Fırtınada meşeden uzak dur — meşe ağacına dikkat, yıldırım çeker.
İnanç ve Din
the wages of sin is death/ðə wˈeɪdʒᵻz ʌv sˈɪn ɪz dˈɛθ/kalıp
günahın ücreti ölüm
Ahlaksız ya da günahkar davranışların, ölümle sonuçlanabilecek olumsuz sonuçlar doğuracağını ima eder.
"Every bad choice has consequences — the wages of sin is death."Her kötü seçimin bir bedeli vardır — günahın ücreti ölüm.
begin to weave and God will give the thread/bɪɡˈɪn tə wˈiːv ænd ɡˈɑːd wɪl ɡˈɪv ðə θɹˈɛd/kalıp
dokumaya başla, Tanrı ipliği verir
harekete geçmenin ve bir projeye başlamanın veya bir hedefe ulaşmanın en önemli adım olduğunu ve gerekli kaynakların ve desteğin ilerledikçe geleceğini ima etmek için kullanılır
"Just start the project — begin to weave and God will give the thread."Sadece projeye başla; dokumaya başla, Tanrı ipliği verir.
the danger past, and God forgotten/ðə dˈeɪndʒɚ pˈæst ænd ɡˈɑːd fɚɡˈɑːʔn̩/kalıp
tehlike geçti, Tanrı unutuldu
Sadece kriz anında Tanrı'ya yönelen, ancak huzurlu zamanlarda inancı sürdürmeyen kişileri eleştirir.
"They forgot all the help they received once things got better — the danger past, and God forgotten."Durum iyileşince aldıkları yardımı unuttular — tehlike geçti, Tanrı unutuldu.
Güçlü inanç ve kendine güvenin, imkânsız gibi görünen zorlukları aşabileceğini vurgular.
"Keep believing — faith can move mountains."İnanmaya devam et — iman dağları yerle bir eder.
family that prays together stays together/fˈæmɪli ðæt pɹˈeɪz təɡˌɛðɚ stˈeɪz təɡˈɛðɚ/kalıp
birlikte dua eden aile, birlikte kalır
Ortak inanç ve ibadetlerin aile bağlarını güçlendirdiğini, dayanışma ve yakınlık sağladığını ifade eder.
"They pray together every morning and have a very strong bond — the family that prays together stays together."Her sabah birlikte dua ederler ve çok sıkı bir bağları var — birlikte dua eden aile, birlikte kalır.
the fear of the Lord is the beginning of knowledge, but fools despise wisdom and instruction/ðə fˈɪɹ ʌvðə lˈɔːɹd ɪz ðə bɪɡˈɪnɪŋ ʌv nˈɑːlɪdʒ bˌʌt fˈuːlz dɪspˈaɪz wˈɪsdəm ænd ɪnstɹˈʌkʃən/kalıp
rab korkusu bilginin başlangıcıdır; ama aptallar hikmeti ve öğütü hor görür
Öğrenmeye açık olmanın bilgiye ulaşmanın temeli olduğunu, bilgelik ve öğütleri reddetmenin ise cahilliğe yol açtığını anlatır.
"Wisdom starts with respect — the fear of the Lord is the beginning of knowledge, but fools despise wisdom."Bilgelik, saygıyla başlar — Rab korkusu bilginin başlangıcıdır; ama aptallar hikmeti hor görür.
put your trust in God, and keep your powder dry/pˌʊt jʊɹ tɹˈʌst ɪn ɡˈɑːd ænd kˈiːp jʊɹ pˈaʊdɚ dɹˈaɪ/kalıp
tanrı'ya güven, tozunu kuru tut
Yüksek bir güce dayanmanın yanında sorumlu eylemlerin de önemini vurgular.
"Plan carefully and act — put your trust in God, and keep your powder dry."Planını iyi yap, harekete geç — Tanrı'ya güven, tozunu kuru tut.
thou shalt not kill/ðˈaʊ ʃˌælt nˌɑːt kˈɪl/kalıp
öldürme
İnsanın yaşamına saygıyı ve şiddetsizliği savunan bir ilkeyi temsil eder.
"Killing is wrong in every context — thou shalt not kill."Her koşulda öldürme yanlıştır — öldürme.
whom the gods love, (shall|must|) die young/hˈuːm ðə ɡˈɑːdz lˈʌv ʃˌæl ɔːɹ mˈʌst ɔːɹ dˈaɪ jˈʌŋ/kalıp
tanrıların sevdiği genç ölür
tanrılar tarafından çok sevilen veya kutsanan bireylerin genellikle genç yaşta dünyadan alındığını ima etmek için kullanılır
"He died young and brilliant — whom the gods love must die young."Genç ve parlak öldü; tanrıların sevdiği genç ölür.
God tempers the wind to the shorn lamb/ɡˈɑːd tˈɛmpɚz ðə wˈɪnd tə ðə ʃˈɔːɹn lˈæm/kalıp
tanrı rüzgarı kırkılmış kuzuya yöneltir
Zor koşullarda bile savunmasızların gerekli güç ve korumayı bulacağına işaret eder.
"He lost everything but somehow survived — God tempers the wind to the shorn lamb."Her şeyini kaybetti ama bir şekilde hayatta kaldı — Tanrı rüzgarı kırkılmış kuzuya yöneltir.
all is for the best in the best of all possible worlds/ˈɔːl ɪz fɚðə bˈɛst ɪnðə bˈɛst ʌv ˈɔːl pˈɑːsəbəl wˈɜːldz/kalıp
her şey en iyi dünyada en iyi şekilde olur
Her şeyin bir nedeni olduğunu ve dünyanın mümkün olan en iyi hâlde olduğunu savunan iyimser bir bakış açısını yansıtır.
"Bad things happen, but it's okay."Zorluklara rağmen pozitif kaldı — her şey en iyi dünyada en iyi şekilde olur.
confession is good for the soul/kənfˈɛʃən ɪz ɡˈʊd fɚðə sˈoʊl/kalıp
itiraf ruhu temizler
Hataları, günahları ya da yanlışları kabul etmenin ruhsal ve duygusal rahatlama getirdiğini söyler.
"Telling the truth felt like a weight lifted — confession is good for the soul."Gerçeği söylemek bir yükün kalkması gibiydi — itiraf ruhu temizler.
there but for the grace of god go i/ðɛr bət fər ðə greɪs əv gɑd goʊ aɪ/kalıp
Tanrı'nın inayeti olmasaydı ben giderdim
birinin durumunun, ilahi bir gücün lütfu veya yardımı olmasaydı farklı olabileceğini kabul ederek, alçakgönüllülük ve şükran duygusunu ifade etmek için kullanılır
"There but for the grace of god go I."Tanrı'nın inayeti olmasaydı ben giderdim.
Kader
fate leads the willing and drags (along|) the unwilling/fˈeɪt lˈiːdz ðə wˈɪlɪŋ ænd dɹˈæɡz ɐlˈɑːŋ ɔːɹ ðɪ ʌnwˈɪlɪŋ/kalıp
kader isteyeni yönlendirir, istemeyeni sürükler
Kaderin insanları belirli bir yola itebileceğini, fakat bu yolda ilerlemek ya da direnmek kişinin tutumuna bağlı olduğunu anlatır.
"He resisted change but ended up being pulled along — fate leads the willing and drags the unwilling."Değişime direnç gösterdi ama sonunda sürüklendi — kader isteyeni yönlendirir, istemeyeni sürükler.
if it is meant to be, it will be/ɪf ɪt ɪz mˈɛnt tə bˈiː ɪt wɪl bˈiː/kalıp
olması gerekiyorsa olur
Bazı olayların insan kontrolünün ötesinde, önceden belirlenmiş bir plana göre gerçekleşeceğini ima eder.
"Do not force it — if it is meant to be, it will be."Zorlamaktan vazgeç — olması gerekiyorsa olur.
if you are born to be hanged, then you will never be drowned/ɪf juː ɑːɹ bˈɔːɹn təbi hˈæŋd ðˈɛn juː wɪl nˈɛvɚ biː dɹˈaʊnd/kalıp
asılacak doğduysa, asla boğulmaz
Kişinin kaderinin önceden belirlenmiş olduğunu ve değiştirilemez olduğunu vurgular.
"He survived every danger thrown at him — if you are born to be hanged, you will never be drowned."Atılan her tehlikeden kurtuldu — asılacak doğduysa, asla boğulmaz.
man proposes, (heaven|God) disposes/mˈæn pɹəpˈoʊzᵻz hˈɛvən ɡˈɑːd dɪspˈoʊzᵻz/kalıp
insan plan yapar, Tanrı dağıtır
İnsanların planlar yapabileceğini, fakat nihai sonucun kader ya da ilahi bir güç tarafından belirlendiğini ifade eder.
"We make plans, but life decides — man proposes, God disposes."Planlar yaparız, ama hayat karar verir — insan plan yapar, Tanrı dağıtır.
you plan and God laughs/juː plˈæn ænd ɡˈɑːd lˈæfz/kalıp
planla, Tanrı güler
İyi planlar yapsanız da, beklenmedik olayların sonuçları değiştirebileceğini anlatır.
"He had everything planned perfectly, then life changed it all — you plan and God laughs."Her şey mükemmel planlanmıştı, sonra hayat her şeyi değiştirdi — planla, Tanrı güler.
every bullet has (a|its) billet/ˈɛvɹi bˈʊlɪt hɐz ɐ ɪts bˈɪlɪt/kalıp
her kurşunun bir hedefi vardır
Kaderin ya da alacağın kimleri öldüreceğini, şansın ya da rastgele bir olayın değil, belirlediğini anlatmak için kullanılır.
"Fate decides who dies."Her riskin bir sonucu vardır — her kurşunun bir hedefi vardır.
every bullet hasabillet/ˈɛvəri ˈbʊlət hasabillet*/kalıp
her kurşunun bir hedefi vardır
şans veya rastgele bir tesadüf yerine kaderin veya yazgının kimi öldüreceğini belirlediğini ima etmek için kullanılır
"Every bullet has a billet."Her kurşunun bir hedefi vardır.
Bu listedeki 90 kelimeyi aralıklı tekrarla kalıcı olarak öğren