Eylemler, Deneyimler ve Kararlar: İngilizce Kelimeler ve Türkçe Anlamları

Eylemler, Deneyimler ve Kararlar konusundaki 41 İngilizce kelimeyi telaffuzları, örnek cümleleri ve Türkçe karşılıklarıyla incele.

41 kelime Collocations Other Verbs İngilizce Kelimeleri
to [arrive] at an agreement /ɐɹˈaɪv æt ɐn ɐɡɹˈiːmənt/ ifade

anlaşmaya varmak

Müzakere ya da tartışma sonucunda ortak bir anlayış ya da uzlaşıya ulaşmak.

"We arrived at an agreement."Bir anlaşmaya vardık.

to [broach] the subject /bɹˈoʊtʃ ðə sˈʌbdʒɛkt/ ifade

konuyu açmak

Bir konuyu ya da sorunu tartışma ya da değerlendirme amacıyla gündeme getirmek.

"He broached the subject."Paraya dair konuyu açmakta çekiniyordu.

to [deliver] a speech /dɪlˈɪvɚɹ ɐ spˈiːtʃ/ ifade

konuşma yapmak

Belirli bir konu ya da mesele üzerine bir dinleyici kitlesine resmi bir sözlü sunum ya da hitap sunmak.

"She delivered a speech."Başkan televizyonda bir konuşma yaptı.

to [sit] an exam /sˈɪt ɐn ɛɡzˈæm/ ifade

sınava oturmak

Bir sınav ya da testte yer almak, katılmak.

"I will sit an exam."Final sınavıma Haziran’da oturacağım.

to [draw] a conclusion /dɹˈɔː ɐ kənklˈuːʒən/ ifade

sonuç çıkarmak

Mevcut bilgi, veri ya da delillere dayanarak bir kanaat ya da karar oluşturmak.

"Let's draw a conclusion."Şimdi bir sonuç çıkaralım.

to [join] forces /dʒˈɔɪn fˈoːɹsᵻz/ ifade

güç birleştirmek

Ortak bir hedefe ulaşmak için başkalarıyla iş birliği yapmak.

"They joined forces."İki şirket güç birleştirdi.

to [reach] an agreement /ɹˈiːtʃ ɐn ɐɡɹˈiːmənt/ ifade

anlaşmaya varmak

Müzakereler ya da görüşmeler sonrasında iki ya da daha fazla tarafın ortak bir karar ya da uzlaşıya ulaşması.

"They reached an agreement."Bugün bir anlaşmaya vardılar.

to [broker] an agreement /bɹˈoʊkɚɹ ɐn ɐɡɹˈiːmənt/ ifade

anlaşma aracılığı yapmak

Farklı çıkarları ya da pozisyonları olan taraflar arasında bir uzlaşma ya da anlaşma sağlamak için müzakere ve kolaylaştırma hizmeti vermek.

"The mediator brokered an agreement."Diplomat iki ülke arasında bir anlaşma aracılığı yaptı.

to [cover] costs /kˈʌvɚ kˈɔsts/ ifade

masrafları karşılamak

belirli bir kalem, hizmet ya da girişimle ilgili harcamaları ödemek

"The grant will cover our costs."Burs masraflarımızı karşılayacak.

to [cut] costs /kˈʌt kˈɔsts/ ifade

maliyeti düşürmek

Giderleri ya da harcamaları azaltmak.

"We must cut costs now."Şirket personeli azaltarak maliyeti düşürdü.

to [pass] a law /pˈæs ɐ lˈɔː/ ifade

yasa çıkarmak

Mevzuat içinde yeni bir kural ya da düzenlemeyi resmi olarak kabul etmek.

"The parliament passed a law."Hükümet yeni bir yasa çıkardı.

to [play] a part /plˈeɪ ðə pˈɑːɹt/ ifade

rol oynamak

belirli bir etkinlik, durum ya da olayda katkıda bulunmak ve yer almak

"She played a part."O, büyük bir rol oynadı.

to [pursue] a career /pɚsˈuː ɐ kɚɹˈɪɹ/ ifade

kariyer yapmak

Para kazanmak amacıyla bir meslek dalına yönelmek.

"She wants to pursue a career in music."Müzik alanında bir kariyer yapmak istiyor.

to [initiate] an inquiry /ɪnˈɪʃɪˌeɪt ɐn ˈɪnkwɚɹi/ ifade

soruşturma başlatmak

Belirli bir konu ya da mesele üzerine resmi bir inceleme ya da araştırma sürecini başlatmak.

"They will initiate an inquiry."Yönetim konuyla ilgili bir soruşturma başlattı.

to [conduct] an inquiry /kˈɑːndʌkt ɐn ˈɪnkwɚɹi/ ifade

soruşturma yürütmek

Sistemli ve düzenli bir biçimde araştırma ya da inceleme yapmak.

"The police conducted an inquiry."Polis bir soruşturma yürüttü.

to [cut] (through|) red tape /kˈʌt θɹuː ɔːɹ ɹˈɛd tˈeɪp/ ifade

bürokrasi engelini aşmak

Gereksiz kuralları ya da adımları ortadan kaldırarak prosedürü sadeleştirmek ve verimliliği artırmak.

"We need to cut through red tape to get the permit."İzin alabilmek için bürokrasi engelini aşmamız gerekiyor.

to [enter] into an agreement /ˈɛntɚɹ ˌɪntʊ ɐn ɐɡɹˈiːmənt/ ifade

anlaşma yapmak

Diğer bir tarafla karşılıklı olarak belirli şart, koşul ya da taahhütlerde bulunmak üzere resmi bir uzlaşıya varmak.

"They entered into an agreement with a foreign company."Yabancı bir şirketle anlaşma yaptılar.

to [pull] a muscle /pˈʊl ɐ mˈʌsəl/ ifade

kas çekmek

aşırı zorlama veya ani hareketle bir kası germek veya yaralamak

"I pulled a muscle while exercising."Egzersiz yaparken kas çektim.

to [push] (back|) the frontiers /pˈʊʃ bˈæk ɔːɹ ðə fɹʌntˈɪɹz/ ifade

sınırları zorlamak

Bilgi, keşif ya da anlayış alanındaki sınırları genişletmek, özellikle bilim, teknoloji ya da keşiflerde ilerleme kaydetmek.

"Science pushes the frontiers daily."Bilim her gün sınırları zorlar.

to [strike] a balance /stɹˈaɪk ɐ bˈæləns/ ifade

denge kurmak

Farklı yönleri ya da öncelikleri etkili bir şekilde yöneterek uyumlu bir durum elde etmek

"You must strike a balance."Bir denge kurmalısın.

to [reap] the (benefits|rewards) /ɹˈiːp ðə bˈɛnɪfˌɪts ɔːɹ ɹɪwˈɔːɹdz/ ifade

meyvelerini toplamak

kendi çabaları ya da eylemlerinin sonucunda ortaya çıkan olumlu sonuçların ya da avantajların tadını çıkarmak

"They reap the benefits now."Şimdi meyvelerini topluyorlar.

to [find] a compromise /fˈaɪnd ɐ kˈɑːmpɹəmˌaɪz/ ifade

uzlaşma bulmak

Bir anlaşmazlık ya da müzakere sürecinde her iki tarafın da bir miktar taviz vererek ortak bir karar ya da çözüm elde etmesi.

"We must find a compromise that works for everyone."Herkes için işe yarayan bir uzlaşma bulmalıyız.

to [reach] a compromise /ɹˈiːtʃ ɐ kˈɑːmpɹəmˌaɪz/ ifade

uzlaşmaya varmak

Bir anlaşmazlık ya da müzakere sürecinde her iki tarafın da bir miktar taviz vererek ortak bir karar ya da çözüm elde etmesi.

"We reached a compromise finally."Sonunda bir uzlaşmaya vardık.

to [earn] a living /ˈɜːn ɐ lˈɪvɪŋ/ ifade

geçimini sağlamak

temel ihtiyaçları karşılayacak ve rahat bir yaşam standardını sürdürecek kadar yeterli gelir elde etmek

"She earns a living as a freelance writer."O, serbest yazar olarak geçimini sağlıyor.

to [save] {sb} a seat /sˈeɪv ˌɛsbˈiː ɐ sˈiːt/ ifade

yer ayırtmak

birinin oturacağı yeri önceden rezerve edip tutmak

"Can you save me a seat at the table?"Masada benim için bir yer ayırır mısın?

to [cross] {one's} mind /kɹˈɔs wˈʌnz mˈaɪnd/ ifade

aklına gelmek

kısa bir süreliğine bir düşüncenin zihne girmesi

"It never crossed my mind before."Bu daha önce aklıma hiç gelmemişti.

to [serve] a purpose /sˈɜːv ɐ pˈɜːpəs/ ifade

bir işe yarar olmak

belirli bir işlevi ya da rolü faydalı ya da anlamlı bir şekilde yerine getirmek

"This tool serves a specific purpose."Bu alet belirli bir işe yarar.

to [see] to it /sˈiː tʊ ɪt/ ifade

emin olmak

bir şeyin yapıldığından veya halledildiğinden emin olmak veya kontrol etmek

"See to it that the door is locked."Kapının kilitli olduğundan emin olun.

to [mind|watch] {one's} manners /mˈaɪnd wˈɑːtʃ wˈʌnz mˈænɚz/ ifade

adaba riayet etmek

uygun ve nazik davranmak için özen göstermek

"The child was told to mind his manners."Çocuğa adabına riayet etmesi söylendi.

to [raise] concern /ɹˈeɪz kənsˈɜːn/ ifade

endişe yaratmak

belirli bir konu, durum ya da karar hakkında kaygı, şüphe ya da itirazları dile getirmek

"This raises concern among people."Bu durum insanlar arasında endişe yaratıyor.

to [beat] the heat /bˈiːt ðə hˈiːt/ ifade

sıcağa karşı koymak

Sıcak havalarda serin kalmayı başarmak.

"We need to beat the heat."Sıcağa karşı koymalıyız.

live up to /lɪv ʌp tuː/ fiil

beklentileri karşılamak

kendisinin ya da başkalarının belirlediği beklentileri ya da standartları yerine getirmek

"He cannot live up to his father's expectations."Babası’nın beklentilerini karşılayamıyor.

to [open] fire /ˈoʊpən fˈaɪɚ/ ifade

ateş açmak

silahı hızlı ve sürekli bir şekilde ateş etmeye başlamak, genellikle zarar verme amacıyla

"The soldiers opened fire."Askerler ateş açtı.

to [wreak] havoc /ɹˈiːk hˈævək/ ifade

yıkıma yol açmak

Ciddi yıkım, kaos veya düzensizlik yaratmak.

"The storm wreaked havoc on the coast."Fırtına kıyıda yıkıma yol açtı.

to [turn] upside down /tˈɜːn ˈʌpsaɪd dˈaʊn/ ifade

altüst etmek

Bir şeyin konumunu tersine çevirmek, üstte olanı altta ve tersini yapmak.

"He turned the box upside down."Kutuyu altüst etti.

to [draw] on (a|the) (cigarette|cigar|pipe) /dɹˈɔː ˌɑːn ɐ ɔːɹ ðə sˌɪɡɚɹˈɛt ɔːɹ sɪɡˈɑːɹ ɔːɹ pˈaɪp/ ifade

sigara içmek

sigara ya da benzeri bir nesneden duman çekmek

"He drew on his cigarette slowly."O, sigarasını yavaşça çekti.

to [roll] around in {one's} (mind|head) /ɹˈoʊl ɐɹˈaʊnd ɪn wˈʌnz mˈaɪnd ɔːɹ hˈɛd/ ifade

aklımda dönüp durmak

bir düşüncenin tutarlı bir şekilde değil, dağınık biçimde sürekli akla gelmesi

"The question rolled around in my head all night."Soru bütün gece aklımda dönüp durdu.

to [arrive] at {sth} /ɐɹˈaɪv æt ˌɛstˌiːˈeɪtʃ/ ifade

sonuca varmak

düşünme ya da tartışma sonrası bir karar, anlayış ya da sonuç elde etmek

"We finally arrived at a decision."Sonunda bir karara vardık.

to [reach] a conclusion /ɹˈiːtʃ ɐ kənklˈuːʒən/ ifade

sonuca varmak

delilleri, argümanları ya da gerçekleri değerlendirerek karar ya da hükme ulaşmak

"They reached a conclusion quickly."Hızlı bir şekilde sonuca vardılar.

to [suffer] defeat /sˈʌfɚ dɪfˈiːt/ ifade

mağlup olmak

rekabetçi ya da çatışmalı bir durumda kayıp ya da başarısızlık yaşamak

"The team suffered a painful defeat."Takım acı verici bir mağlubiyet yaşadı.

to [see|think] fit /sˈiː ɔːɹ θˈɪŋk fˈɪt/ ifade

kendi takdirine göre

kendi yargısına göre uygun ya da elverişli olduğunu düşünmek

"You can spend the money as you see fit."Parayı kendi takdirine göre harcayabilirsiniz.

Bu listedeki 41 kelimeyi aralıklı tekrarla kalıcı olarak öğren

Mnimi ile çalışmaya başla

Collocations Other Verbs İngilizce Kelimeleri — Konular