Ders 1A, Ders 1B ve Ders 4B · New English File Orta-Üstü Kelime Listesi

New English File Orta-Üstü Kelime Listesi listesinden Ders 1A, Ders 1B ve Ders 4B kapsayan 38 İngilizce kelimeyi telaffuzu, örnek cümlesi ve Türkçe anlamıyla birlikte öğren.

38 kelime New English File Orta-Üstü Kelime Listesi

Ders 1A

jobseeker /dʒɑːbsiːkɚ/ isim

iş arayan

işsiz olup bir iş bulmak için çaba gösteren kişi

"The jobseeker updates his CV for the application."İş arayan, başvuru için özgeçmişini güncelliyor.

good-natured /ɡˈʊdnˈeɪtʃɚd/ sıfat

iyi huylu

Diğer insanlarla etkileşimde nazik ve sabırlı davranan.

"He is good-natured."O, iyi huylu bir kişidir.

rivalry /ˈɹaɪvəɫɹi/ isim

rekabet

İki ya da daha fazla kişi, takım, işletme vb.’nin aynı statü, nesne ya da hedef için birbirleriyle yarıştığı durum

"The rivalry is intense."İki takım arasındaki rekabet çok şiddetli.

light-hearted /lˈaɪthˈɑːɹɾᵻd/ sıfat

neşeli

endişe ve kaygıdan uzak, keyifli ve hafif ruhlu

"The conversation is light-hearted."Konuşma neşeliydi.

foolproof /ˈfuɫˌpɹuf/ sıfat

hatasız, kusursuz

Az beceri ya da bilgiye sahip birinin bile hata yapamayacağı şekilde tasarlanmış olmak.

"The plan is foolproof."Plan hatasızdır.

gut (feeling|reaction) /ɡˈʌt fˈiːlɪŋ ɹɪˈækʃən/ ifade

içgüdüsel his

açıklanamaz bir sebeple güçlü bir inanç ya da his

"I have a gut feeling about this."Bununla ilgili bir içgüdüsel hisim var.

work-life balance /wˈɜːklˈaɪf/ ifade

iş‑yaşam dengesi

kişinin işine harcadığı çaba ve zaman ile kişisel yaşamına ayırdığı çaba ve zaman arasındaki oran

"Good work-life balance is important."İyi bir iş‑yaşam dengesi önemlidir.

point /pɔɪnt/ isim

amaç

Bir şeyin amacını vurgulayan söylenen veya yapılan en önemli şey.

"What is the point?"Amacı ne?

response /ɹiˈspɑns/, /ɹɪˈspɑns/ isim

yanıt

konuşma ya da yazı şeklinde verilen cevap

"Give a quick response."Hızlı bir yanıt ver.

geek /gik/ isim

inek (argo)

sosyal becerilerden yoksun, sıradışı, sıkıcı veya sakar olan bir kişi

"He is a geek."O bir inek.

Ders 1B

absent-minded /ˈæbsəntmˈaɪndᵻd/ sıfat

dağınık

başka düşüncelere dalıp, çevresini ya da görevlerini hatırlayamayan, dikkatsiz kişi

"He is absent-minded."O, dağınık bir insan.

bad-tempered /ˈbæd ˈtɛmpɚd/ sıfat

huysuz

Kolayca sinirlenen ve çabuk kızan.

"My boss is bad-tempered."Patronum huysuz.

big-headed /bˈɪɡhˈɛdᵻd/ sıfat

kibirli

kendi zekâsının, öneminin, becerilerinin üstün olduğuna inanan ve bunu gösteren kişi

"She is big-headed."O, kibirli birisi.

easygoing /ˈiziˈɡoʊɪŋ/ sıfat

rahat

sakin, kaygısız ve çabuk üzülmeyen

"She is easygoing."O, rahat bir kişidir.

good-tempered /ɡˈʊdtˈɛmpɚd/ sıfat

iyi huylu

dostça, çabuk sinirlenmeyen, kolayca üzülmeyen kişi

"He is good-tempered."O, iyi huylu bir adam.

laid-back /lˈeɪdbˈæk/ sıfat

rahat

(kişi için) stres ve gerginlikten uzak, sakin bir yaşam süren

"She is laid-back."O, rahat bir insan.

narrow-minded /ˈnæroʊˌmaɪndɪd/ sıfat

dar görüşlü

Yeni fikirlere, görüşlere açık olmayan.

"He is narrow-minded."O dar görüşlü bir kişidir.

open-minded /ˈoʊpənˈmaɪndɪd/ sıfat

açık fikirli

farklı görüş ve düşüncelere kulak vermeye, kabul etmeye istekli olmak

"He is open-minded."O, açık fikirli bir öğretmen.

self-centered /ˈsɛlfˈsɛntɚd/ sıfat

bencil

(kişi) başkalarının ihtiyaç ve duygularını umursamayan, sadece kendi çıkarlarını düşünen

"She is self-centered."O, bencil birisi.

strong-willed /stɹˈɔŋwˈɪld/ sıfat

iradeli

inançlarında veya kararlarında çok kararlı, genellikle karakterin sağlamlığını ve istediğini elde etme konusundaki ısrarcılığını gösteren

"She is strong-willed."O iradeli biridir.

tight-fisted /ˈtaɪtˈfɪstɪd/ sıfat

cimri

para harcamaktan veya vermekten çekinen

"My uncle is tight-fisted."Amcam cimridir.

two-faced /tˈuːfˈeɪsd/ sıfat

ikiyüzlü

söylediği söz ve düşündükleriyle çelişen, sahte ve aldatıcı davranış sergileyen kişi

"He is two-faced."O, ikiyüzlü bir çalışan.

well-balanced /wˈɛlbˈælənst/ sıfat

iyi dengelenmiş

dengeli ve eşit bir şekilde düzenlenmiş, uyumlu

"She is well-balanced."O, iyi dengelenmiş bir insan.

well-behaved /wˈɛlbɪhˈeɪvd/ sıfat

iyi davranışlı

özellikle çocukların uygun, nazik ve saygılı bir tutum sergilemesi

"The child is well-behaved."Çocuk iyi davranışlı.

Ders 4B

to [take] care of {sb/sth} /ˈteɪk ˈkɛr əv/ ifade

bakmak

birine ya da bir şeye ihtiyaçlarını karşılayarak göz kulak olmak, sorumluluk almak

"I take care of my cat."Kedime bakıyorum.

to [take] advantage of {sth} /tˈeɪk ɐdvˈæntɪdʒ ʌv ˌɛstˌiːˈeɪtʃ/ ifade

istismar etmek

Bir şeyi haksız veya dürüst olmayan bir şekilde kişisel çıkar için kullanmak.

"They took advantage of him."Ondan faydalandılar.

to [take] place /tˈeɪk plˈeɪs/ ifade

gerçekleşmek

Belirli bir zaman ya da yerde meydana gelmek

"The event will take place tomorrow."Etkinlik yarın gerçekleşecek.

to [take] time /tˈeɪk tˈaɪm/ ifade

zaman almak

bir işin gerçekleşmesi, tamamlanması ya da başarılması için önemli bir süreye ihtiyaç duymak

"Learning a language takes time."Bir dil öğrenmek zaman alır.

to [take] {sth} into account /tˈeɪk ˌɛstˌiːˈeɪtʃ ˌɪntʊ ɐkˈaʊnt/ ifade

göz önünde bulundurmak

bir yargı ya da karar verirken bir şeyi dikkate almak

"Take the weather into account before you pack."Paketleme yapmadan önce havayı göz önünde bulundur.

to [take] pity on {sb/sth} /tˈeɪk pˈɪɾi ˌɑːn ˌɛsbˈiː slˈæʃ ˌɛstˌiːˈeɪtʃ/ ifade

acıma duymak

bir kişi ya da şeye karşı sempati hissetmek ve bunu gösterecek bir eylemde bulunmak

"He took pity on the stray cat."O, sokak kedisine acıdı.

take against /tˈeɪk ɐɡˈɛnst/ fiil

hoşlanmamak

birine ya da bir şeye karşı beğenmemeye, antipati geliştirmeye başlamak

"I take against him."Komşuna neden hoşlanmıyorsun?

to [take] notice /tˈeɪk nˈoʊɾɪs/ ifade

dikkat etmek

birini ya da bir şeyi fark etmek ve ona ilgi göstermek

"Drivers did not take notice of the sign."Sürücüler işarete dikkat etmedi.

take care of somebody or something /teɪk kɛr əv ˈsəmˌbɑdi ər ˈsəmθɪŋ/ ifade

ilgilenmek

Birini veya bir şeyi gözetmek veya yönetmek, ihtiyaçlarının karşılandığından emin olmak.

"She will take care of the baby."Bebekle o ilgilenecek.

take advantage of something /teɪk ædˈvæntɪʤ əv ˈsəmθɪŋ/ ifade

faydalanmak

Bir durumu, fırsatı veya kaynağı kendinize fayda sağlayacak veya istenen bir sonucu elde edecek şekilde kullanmak.

"Take advantage of this offer."Bu tekliften faydalanın.

take off /teɪk ɑːf/ fiil

çıkarmak

Vücudundan veya başkasının vücudundan bir giysi veya aksesuarı çıkarmak.

"Take off your dirty shoes."Kirli ayakkabılarını çıkar.

take up /tˈeɪk ˈʌp/ fiil

yer kaplamak

Belirli bir miktarda alan veya zamanı işgal etmek.

"The book will take up space."Kitap yer kaplayacak.

take to /tˈeɪk tuː/ fiil

hoşlanmak

birini veya bir şeyi sevmeye başlamak

"I take to new friends."Yeni arkadaşlarıma kolayca hoşlanırım.

take out /teɪk aʊt/ fiil

çıkarmak (dışarı)

Birini, tipik olarak bir yemek veya aktivite için dışarı çıkmaya davet etmek.

"He will take her out."Onu dışarı çıkaracak.

Bu listedeki 38 kelimeyi aralıklı tekrarla kalıcı olarak öğren

Mnimi ile çalışmaya başla

New English File Orta-Üstü Kelime Listesi — Konular