Açlık ve İştah, Sağlık ve Esenlik, Sağlık ve Hijyen ve 4 Konu Daha · Günlük Hayat İle İlgili İngilizce Atasözleri

Günlük Hayat İle İlgili İngilizce Atasözleri listesinden Açlık ve İştah, Sağlık ve Esenlik, Sağlık ve Hijyen ve 4 konu daha kapsayan 71 İngilizce kelimeyi telaffuzu, örnek cümlesi ve Türkçe anlamıyla birlikte öğren.

71 kelime Günlük Hayat İle İlgili İngilizce Atasözleri

Açlık ve İştah

hunger is the (best|finest) sauce /hˈʌŋɡɚɹ ɪz ðə bˈɛst fˈaɪnəst sˈɔːs/ kalıp

açlık en iyi sosdur

açken yediğimiz her şeyin lezzetinin artacağını, açlığın tadı daha yoğunlaştırdığını ima eder

"When you are hungry, everything tastes good — hunger is the best sauce."Açken her şey lezzetli gelir — açlık en iyi sosdur.

hunger drives the wolf out of the wood /hˈʌŋɡɚ dɹˈaɪvz ðə wˈʊlf ˌaʊɾəv ðə wˈʊd/ kalıp

açlık, kurdu ormandan çıkarır

ihtiyacın güçlü bir motivasyon kaynağı olduğunu, insanları normalde yapmayacakları eylemlere yönlendirebileceğini ifade eder

"Necessity motivates action."Umutsuzluk harekete geçirir — açlık, kurdu ormandan çıkarır.

a hungry belly has no ears /ɐ hˈʌŋɡɹi bˈɛli hɐz nˈoʊ ˈɪɹz/ kalıp

aç bir mide kulak vermez

açlık ya da ihtiyaç halindeyken kişinin mantıklı dinlemeye ya da tavsiyeye açık olmayacağını ifade eder

"Hungry people don't listen."Aç kişi konsantre olamaz — aç bir mide kulak vermez.

a growing youth has a wolf in his belly /ɐ ɡɹˈoʊɪŋ jˈuːθ hɐz ɐ wˈʊlf ɪn hɪz bˈɛli/ kalıp

büyüyen gençin karnında bir kurt vardır

gençlerin büyüme ve gelişim süreçlerinde yüksek enerji ve besin ihtiyacı olduğunu, sürekli açlık hissi taşıdıklarını ima eder

"Teenagers eat much."Gençler hep aç gibi görünür — büyüyen gençin karnında bir kurt vardır.

a hungry man is an angry man /ɐ hˈʌŋɡɹi mˈæn ɪz ɐn ˈæŋɡɹi mˈæn/ kalıp

aç adam öfkeli adamdır

açlığın kişinin ruh halini olumsuz etkilediğini, uzun süre aç kalmanın sinir ve öfke yaratabileceğini ifade eder

"Hungry people get angry."Aç insanlar çabuk sinirlenir — aç adam öfkeli adamdır.

an army marches on its stomach /ɐn ˈɑːɹmi mˈɑːɹtʃᵻz ˌɑːn ɪts stˈʌmək/ kalıp

ordu midesi üzerinde yürür

Askerlerin veya işçilerin etkili bir şekilde performans göstermelerini ve başarıya ulaşmalarını sağlamada yeterli yiyecek ve beslenmenin temel rolünü vurgular.

"Army needs food."Ordu yiyeceğe ihtiyaç duyar.

hunger finds no fault with cookery /hˈʌŋɡɚ fˈaɪndz nˈoʊ fˈɑːlt wɪð kˈʊkɚɹi/ kalıp

açlığın yemek seçimi olmaz

Bir kişi çok aç olduğunda, kalitesi veya tadı ne olursa olsun mevcut olan her şeyi yiyeceğini ima eder.

"Hunger eats anything."Açlık her şeyi yer.

Sağlık ve Esenlik

nothing is so good for the inside of a man as the outside of a horse /nˈʌθɪŋ ɪz sˌoʊ ɡˈʊd fɚðɪ ɪnsˈaɪd əvə mˈæn æz ðɪ aʊtsˈaɪd əvə hˈɔːɹs/ kalıp

insanın içi için en iyisi, atın dışıdır

Doğada bulunmanın ve hayvanlarla bağ kurmanın, iç huzur ve mutluluk üzerinde derin bir etkisi olabileceğini ima eder.

"Riding horses heals."At binmek sağlığa çok faydalıdır — insanın içi için en iyisi, atın dışıdır.

a bow long bent grows weak /ɐ bˈoʊ lˈɑːŋ bˈɛnt ɡɹˈoʊz wˈiːk/ kalıp

uzun süre bükülen yay zayıflar

Sürekli çaba ya da zorlanmanın, beden ve zihnin yorgun düşmesiyle gücün ya da etkinliğin azalmasına yol açabileceğini ifade eder.

"Too much strain weakens."Dinlenmeden sürdürülen çaba etkinliği azaltır — uzun süre bükülen yay zayıflar.

a change is as good as a rest /ɐ tʃˈeɪndʒ ɪz æz ɡˈʊd æz ɐ ɹˈɛst/ kalıp

değişiklik dinlenme kadar iyidir

Rutin ya da ortamda yapılan bir değişikliğin, bir mola vermek kadar ferahlatıcı etki yaratabileceğini öne sürer.

"Change feels like rest."Farklı bir şey yapmak dinlenmek kadar canlandırıcıdır — değişiklik dinlenme kadar iyidir.

diseases of the soul are more dangerous than those of the body /dɪzˈiːzᵻz ʌvðə sˈoʊl ɑːɹ mˈoːɹ dˈeɪndʒɚɹəs ðɐn ðoʊz ʌvðə bˈɑːdi/ kalıp

ruh hastalıkları bedensel hastalıklardan daha tehlikelidir

Zihinsel ve duygusal sağlık sorunlarının, genel iyilik hâli üzerinde derin etkileri olabileceğini ve çoğu zaman fiziksel hastalıklardan daha zor ele alındığını ima eder.

"Mental and spiritual illness is more serious than physical — diseases of the soul are more dangerous than those of the body."Zihinsel ve ruhsal hastalıklar bedensel hastalıklardan daha ciddidir — ruh hastalıkları bedensel hastalıklardan daha tehlikelidir.

eat breakfast like a king, lunch like a prince and dinner like a pauper /ˈiːt bɹˈɛkfəst lˈaɪk ɐ kˈɪŋ lˈʌntʃ lˈaɪk ɐ pɹˈɪns ænd dˈɪnɚ lˈaɪk ɐ pˈɔːpɚ/ kalıp

kral gibi kahvaltı, prens gibi öğle yemeği, dilenci gibi akşam yemeği

Güne enerjik başlamak için kahvaltının bol, öğle ve akşam yemeklerinin ise daha hafif tüketilmesinin sindirime yardımcı olduğu ve daha iyi uyku sağladığını anlatan bir öğüt.

"Eat most in the morning and least at night — eat breakfast like a king, lunch like a prince and dinner like a pauper."Sabah en çok, akşam en az yenir — kral gibi kahvaltı, prens gibi öğle yemeği, dilenci gibi akşam yemeği.

gluttony kills more than the sword /ɡlˈʌʔn̩i kˈɪlz mˈoːɹ ðɐn ðə sˈoːɹd/ kalıp

oburluk kılıçtan daha çok öldürür

Aşırı ve sağlıksız yeme alışkanlıklarının, fiziksel şiddetten daha zararlı olabileceğini vurgular.

"Too much food kills."Aşırı yemek yemek şiddet kadar tehlikelidir — oburluk kılıçtan daha çok öldürür.

one hour's sleep before midnight is worth (two|three) after /wˈʌn ˈaɪʊɹz slˈiːp bɪfˌoːɹ mˈɪdnaɪt ɪz wˈɜːθ tˈuː θɹˈiː ˈæftɚ/ kalıp

gece yarısından önce bir saat uyku, gece yarısından sonra iki saat uykuya eşdeğerdir

Gece yarısından önce alınan bir saatlik kaliteli uykunun, aynı sürenin gece yarısından sonra alınmasından iki kat daha faydalı olduğunu vurgulayan bir deyim

"An hour of sleep before midnight is worth double — one hour's sleep before midnight is worth two after."Gece yarısından önce bir saat uyku, iki kat değerli — gece yarısından önce bir saat uyku, gece yarısından sonra iki saate eşdeğerdir.

one hand for {oneself} and one (hand|) for the ship /wˈʌn hˈænd fɔːɹ wʌnsˈɛlf ænd wˈʌn hˈænd ɔːɹ fɚðə ʃˈɪp/ kalıp

bir el kendine, bir el gemiye

Bireylerin önce kendi ihtiyaçlarını karşılamaları, ardından topluluğun ya da ekibin başarısına katkıda bulunmaları gerektiğini ima eder.

"Keep one hand free to steady yourself — one hand for oneself and one for the ship."Kendini dengede tutmak için bir elini boş bırak — bir el kendine, bir el gemiye.

laugh and (grow|be) fat /lˈæf ænd ɡɹˈoʊ biː fˈæt/ kalıp

gül ve şiş

Gülmenin fiziksel ve zihinsel sağlığa faydalı olduğunu, pozitif bir bakış açısını teşvik ettiğini vurgular.

"Laughter keeps you healthy — laugh and grow fat."Gülmek sağlığını korur — gül ve şiş.

laughter is the best medicine /lˈæftɚɹ ɪz ðə bˈɛst mˈɛdəsən/ kalıp

gülmek en iyi ilaçtır

Gülmenin bağışıklık sistemini güçlendirdiği, stres ve kaygıyı azalttığı, ruh halini iyileştirdiği ve genel iyilik hâlini desteklediğini ima eder.

"Laughter is the best medicine — laughter is the best medicine."Gülmek en iyi ilaçtır — gülmek en iyi ilaçtır.

a creaking door hangs longest /ə ˈkrikɪŋ dɔr hæŋz ˈlɔŋgɪst/ kalıp

Gıcırdayan kapı en uzun süre asılı kalır

Daha sağlıksız görünen kişilerin, daha sağlıklı görünenlere göre daha uzun yaşayabileceğini ima etmek için kullanılır.

"A creaking door hangs longest."Gıcırdayan kapı en uzun süre asılı kalır.

the head and feet keep warm, the rest will take no harm /ðə hɛd ənd fit kip wɔrm, ðə rɛst wɪl teɪk noʊ hɑrm/ kalıp

Baş ve ayaklar sıcak tutulursa, geri kalanı zarar görmez

Genel sağlık ve refahı sürdürmek için temel ihtiyaçlara odaklanmanın ve temel yönlere dikkat etmenin önemini vurgulamak için kullanılır.

"The head and feet keep warm."Baş ve ayaklar sıcak tutulursa.

Sağlık ve Hijyen

an onion a day keeps everyone away /ɐn ˈʌniən ɐ dˈeɪ kˈiːps ˈɛvɹɪwˌʌn ɐwˈeɪ/ kalıp

bir soğan, herkesi uzak tutar

Soğanın güçlü kokusunun insanları uzaklaştırabileceği anlamında kullanılır.

"Onions make people leave."Keskin bir şey çok fazla herkesi kaçırır — bir soğan, herkesi uzak tutar.

cleanliness is next to godliness /klˈɛnlɪnəs ɪz nˈɛkst tə ɡˈɑːdlinəs/ kalıp

temizlik, tanrısallığa yakındır

Temiz ve hijyenik olmanın, ruhsal temizlik ve genel iyilik hâli açısından önemli olduğunu ima eder.

"Cleanliness is very good."Temizlik, tanrısallığın bir göstergesidir — temizlik, tanrısallığa yakındır.

a good laugh and a long sleep are the best cures in the doctor's book /ɐ ɡˈʊd lˈæf ænd ɐ lˈɑːŋ slˈiːp ɑːɹ ðə bˈɛst kjˈʊɹz ɪnðə dˈɑːktɚz bˈʊk/ kalıp

iyi bir kahkaha ve uzun bir uyku doktorun en iyi tedavileridir

Kahkaha ve dinlenmenin, zihinsel ve fiziksel sağlığı destekleyen güçlü araçlar olduğunu öne sürer.

"Sleep and laughter are the best remedies — a good laugh and a long sleep are the best cures in the doctor's book."Uyku ve kahkaha en iyi çarelerdir — iyi bir kahkaha ve uzun bir uyku doktorun en iyi tedavileridir.

an apple a day keeps the doctor away /ɐn ˈæpəl ɐ dˈeɪ kˈiːps ðə dˈɑːktɚɹ ɐwˈeɪ/ kalıp

günde bir elma, doktoru uzak tutar

Sağlıklı besinler, özellikle elma gibi meyvelerin, hastalığı önleyerek sağlığı koruyabileceğini ima eder.

"Apples keep you healthy."Sağlıklı beslenmek hastalığı önler — günde bir elma, doktoru uzak tutar.

better to be poor and healthy than rich and sick /bˈɛɾɚ təbi pˈʊɹ ænd hˈɛlθi ðɐn ɹˈɪtʃ ænd sˈɪk/ kalıp

sağlıklı olmak, zengin olmaktan iyidir

Maddi servetten çok sağlığın öncelikli olduğunu, iyi bir yaşam için sağlığın vazgeçilmez olduğunu vurgular.

"Health is better than money."Sağlık, paradan daha değerlidir — sağlıklı olmak, zengin olmaktan iyidir.

better pay the butcher than the doctor /bˈɛɾɚ pˈeɪ ðə bˈʊtʃɚ ðɐn ðə dˈɑːktɚ/ kalıp

kasabı öde, doktoru değil

Sağlıklı ve dengeli beslenmeye yatırım yapmanın, hastalıkları önleyerek tıbbi masrafları azaltabileceğini önerir.

"Eat healthy, save money."Sağlıklı beslenmeye harcama yap, doktor faturalarını azalt — kasabı öde, doktoru değil.

an empty (sack|bag) (cannot|will not) stand upright /ɐn ˈɛmpti sˈæk bˈæɡ kænˈɑːt wɪl nˌɑːt stˈænd ˈʌpɹaɪt/ kalıp

boş çuval ayakta durmaz

Başarılı ya da etkili olabilmek için gerekli kaynak, bilgi ya da donanıma sahip olmanın şart olduğunu ifade eder.

"You cannot do much when you have nothing — an empty sack cannot stand upright."Hiçbir şeyin yoksa bir şey yapamazsın — boş çuval ayakta durmaz.

the best advice is found on the pillow /ðə bˈɛst ɐdvˈaɪs ɪz fˈaʊnd ɑːnðə pˈɪloʊ/ kalıp

en iyi tavsiye yastığın üzerindedir

Uyumadan önce düşünmek ve konuyu gözden geçirmek, daha iyi kararlar almayı ve sorunlara çözüm bulmayı sağlar anlamında kullanılır.

"Sleep gives good ideas."Karar vermeden önce bir gece düşün — en iyi tavsiye yastığın üzerindedir.

early to bed, (and|) early to rise /ˈɜːli tə bˈɛd ænd ˈɜːli tə ɹˈaɪz/ kalıp

erken yat, erken kalk

Düzenli ve yeterli uyku almanın sağlık, üretkenlik ve genel iyilik hâli üzerinde olumlu etkileri olduğunu vurgulayan bir atasözü.

"He wakes up at five every day — early to bed, early to rise."Her gün saat beşte uyanır — erken yat, erken kalk.

it is ill speaking between a full man and a fasting /ɪt ɪz ˈɪl spˈiːkɪŋ bɪtwˌiːn ɐ fˈʊl mˈæn ænd ɐ fˈæstɪŋ/ kalıp

tok bir adam ile oruç tutan arasında konuşmak uygunsuzdur

Bir kişinin tok ve memnun, diğerinin aç ve sinirli olduğu bir anda ciddi sohbet ya da tartışma yapmanın yanlış olacağını, yanlış anlaşılmalara ve çatışmaya yol açabileceğini anlatan bir deyim.

"Don't argue when hungry."Bir kişi aç, diğeri tokken adil bir sohbet yürütmek zordur — tok bir adam ile oruç tutan arasında konuşmak uygunsuzdur.

night brings counsel /nˈaɪt bɹˈɪŋz kˈaʊnsəl/ kalıp

gece aklı getirir

İyi bir gece uykusu ve bir sorunu ya da kararı düşünmek, netlik ve bakış açısı kazandırarak daha iyi kararlar alınmasını sağlar.

"Night brings solutions."Uyku perspektif kazandırır — gece aklı getirir.

after dinner sleep a while, after supper walk a mile /ˈæftɚ dˈɪnɚ slˈiːp ɐ wˈaɪl ˈæftɚ sˈʌpɚ wˈɔːk ɐ mˈaɪl/ kalıp

akşam yemeğinden sonra biraz uyu, akşam yemeğinden sonra bir mil yürü

Yemek sonrası kısa bir dinlenmenin ya da hafif bir yürüyüşün sağlık açısından faydalarını hatırlatır.

"Rest after lunch, walk after dinner."Yemekten sonra kısa bir dinlenme faydalıdır — akşam yemeğinden sonra biraz uyu, akşam yemeğinden sonra bir mil yürü.

an emptysackcannotstand upright /ən emptysackcannotstand* ˈəˌpraɪt/ kalıp

Boş çuval dik duramaz

Görevlerini etkili bir şekilde yerine getirmek için yeterli beslenmeye sahip olmanın gerekli olduğunu öne sürmek için kullanılır.

"An empty sack cannot stand."Boş çuval dik duramaz.

Alışkanlıklar ve Rutin

old habits die hard /ˈoʊld hˈæbɪts dˈaɪ hˈɑːɹd/ kalıp

eski alışkanlıklar zor ölür

Derinlere kök salmış alışkanlıkları değiştirmenin, onlarla ilişkili rahatlık ve aşinalık nedeniyle zor olabileceğini öne sürer.

"Old habits die hard."Eski alışkanlıklar zor ölür.

bad habits die hard /bˈæd hˈæbɪts dˈaɪ hˈɑːɹd/ kalıp

kötü alışkanlıklar kolay kolay bırakılmaz

zararlı veya olumsuz alışkanlıkların, kişinin sağlığına veya başarısına zarar verdiğini bilse bile onları bırakmak ya da değiştirmek özellikle güç olabileceğini ifade etmek için kullanılır

"Bad habits die hard."Kötü alışkanlıkları bırakmak son derece zordur — kötü alışkanlıklar kolay kolay bırakılmaz.

habit is second nature /hˈæbɪt ɪz sˈɛkənd nˈeɪtʃɚ/ kalıp

alışkanlık ikinci doğadır

Sık tekrar edilen davranışların otomatikleşerek bilinçli çaba gerektirmemesi, bu yüzden alışkanlıklara dikkat edilmesi gerektiğini ifade eder.

"Regular behaviour becomes part of your nature — habit is second nature."Düzenli davranış doğanın bir parçası haline gelir — alışkanlık ikinci doğadır.

the dog (always|) returns to its vomit /ðə dˈɑːɡ ˈɔːlweɪz ɹɪtˈɜːnz tʊ ɪts vˈɑːmɪt/ kalıp

köpek her zaman kusarına geri döner

İnsanların kendilerine zararlı olduğunu bilseler de aynı hatalı davranışları tekrarladıklarını, geçmiş hatalardan ders almanın önemini vurgulamak için kullanılır.

"The dog returns to vomit."İnsanlar kötü alışkanlıklarına geri döner — köpek her zaman kusarına geri döner.

go to bed with the lamb and rise with the lark /ɡˌoʊ tə bˈɛd wɪððə lˈæm ænd ɹˈaɪz wɪððə lˈɑːɹk/ kalıp

kuzu ile yatar, bülbül ile uyan

Erken yatıp erken kalkmanın, düzenli bir uyku programının verimliliği ve genel iyilik halini artırdığı anlamında kullanılır.

"Sleep early and rise early — go to bed with the lamb and rise with the lark."Erken yat, erken kalk — kuzu ile yatar, bülbül ile uyan.

let the cobbler stick to his last /lˈɛt ðə kˈɑːblɚ stˈɪk tə hɪz lˈæst/ kalıp

ayakkabıcı ayakkabıcılığında kalsın

Bireylerin, başarısızlık riskinden kaçınmak için yetenekli olmadıkları şeyleri yapmaya çalışmak yerine uzmanlık alanlarına veya uzmanlıklarına odaklanmaları gerektiğini öne sürer.

"Cobbler stick to last."Ayakkabıcı ayakkabıcılığında kalsın.

once a thief, always a thief /wˈʌns ɐ θˈiːf ˈɔːlweɪz ɐ θˈiːf/ kalıp

bir kere hırsız, hep hırsız

Hırsızlık veya dürüst olmayan davranış geçmişi olan birinin, değişme veya ıslah olma girişimlerine bakılmaksızın gelecekte de bunu yapmaya devam etme olasılığının yüksek olduğunu öne sürer.

"Once a thief, always."Bir kere hırsız, hep.

Ölüm

ashes to ashes (, dust to dust|) /ˈæʃᵻz tʊ ˈæʃᵻz/ kalıp

küller küle, toprak toprağa

Tüm canlıların nihayetinde öleceğini ve toprağa dönüşeceğini ima eder, ölümlülük fikrini ve insan yaşamının geçici doğasını vurgular.

"Ashes to ashes, dust."Küller küle, toprak.

dead men {not} bite /dˈɛd mˈɛn nˌɑːt bˈaɪt/ kalıp

ölülerin ısırması söz konusu değildir

Ölümden sonra bir şeyin ya da birinin artık tehdit oluşturmadığını, korkulan durumun aslında bir tehlike taşımadığını temin etmek için söylenir.

"Dead men do not bite."Ölüler tehdit oluşturmaz — ölülerin ısırması söz konusu değildir.

death is the great leveler /dˈɛθ ɪz ðə ɡɹˈeɪt lˈɛvəlɚ/ kalıp

ölüm en büyük eşitleyicidir

Ölüm karşısında tüm insanların eşit olduğunu, maddi servet ya da statünün ölüm karşısında anlamsızlaştığını vurgulamak için kullanılır.

"Death is the leveler."Ölüm herkesi eşit muamele eder — ölüm en büyük eşitleyicidir.

death pays all debts /dˈɛθ pˈeɪz ˈɔːl dˈɛts/ kalıp

ölüm tüm borçları öder

Bir kişi öldüğünde, yaşamı boyunca taşıdığı borçların ya da yükümlülüklerin artık geçerli olmadığını, bu anlamda “ödenmiş” sayıldığını anlatır.

"Death pays all debts."Ölüm tüm mali yükümlülükleri ortadan kaldırır — ölüm tüm borçları öder.

dying is (just|) as natural as living /dˈaɪɪŋ ɪz dʒˈʌst æz nˈætʃɚɹəl æz lˈɪvɪŋ/ kalıp

ölmek, yaşam kadar doğaldır

Ölümün insan yaşamının doğal bir parçası olduğunu ve kabul edilmesi gerektiğini vurgulamak için söylenir.

"Dying is natural as living."Ölüm, yaşam kadar doğaldır — ölmek, yaşam kadar doğaldır.

the end makes all equal /ðɪ ˈɛnd mˌeɪks ˈɔːl ˈiːkwəl/ kalıp

son her şeyi eşit yapar

Tüm bireylere saygı ve onurla davranmanın önemini vurgular, çünkü yaşamları boyunca var olan herhangi bir farklılığa bakılmaksızın nihayetinde ölümde eşit olacaklardır.

"The end makes all equal."Son her şeyi eşit yapar.

in the midst of life we are in death /ɪnðə mˈɪdst ʌv lˈaɪf wiː ɑːɹ ɪn dˈɛθ/ kalıp

hayatın ortasında ölümle birlikteyiz

İnsanın yaşamının kırılganlığını ve ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu vurgulamak için kullanılır.

"Death is always present in life — in the midst of life we are in death."Hayatın içinde her daim ölüm vardır — hayatın ortasında ölümle birlikteyiz.

stone-dead hath no fellow /stˈoʊndˈɛd hæθ nˈoʊ fˈɛloʊ/ kalıp

taş gibi ölüdür, eşi benzeri yoktur

Ölümün nihai son olduğunu ve hiçbir şeyin onunla karşılaştırılamayacağını veya etkilerini tersine çeviremeyeceğini ifade eder.

"A dead person is beyond all remedies — stone-dead hath no fellow."Ölü bir kişi tüm çarelerin dışındadır — taş gibi ölüdür, eşi benzeri yoktur.

there is a remedy for everything except death /ðɛɹ ɪz ɐ ɹˈɛmədi fɔːɹ ˈɛvɹɪθˌɪŋ ɛksˈɛpt dˈɛθ/ kalıp

ölüm hariç her şeyin bir çareyi vardır

Hayatta karşılaştığımız pek çok sorunun çözümü ya da tedavisi bulunabilirken, ölümün kaçınılmaz ve aşılmaz bir gerçek olduğunu vurgulamak için söylenir

"Everything can be fixed except death — there is a remedy for everything except death."Her şey düzeltilebilir, ölüm hariç — ölüm hariç her şeyin bir çareyi vardır.

life is not separate from death, it only looks that way /lˈaɪf ɪz nˌɑːt sˈɛpɹət fɹʌm dˈɛθ ɪt ˈoʊnli lˈʊks ðæt wˈeɪ/ kalıp

yaşam ölümden ayrı değildir, sadece öyle görünür

Hayatın, ölümle aynı varoluş döngüsünün bir parçası olduğunu, ölümün de doğal ve kaçınılmaz bir aşama olduğunu hatırlatır.

"Life and death are part of the same continuum — life is not separate from death, it only looks that way."Yaşam ve ölüm aynı sürekliliğin iki yüzüdür — yaşam ölümden ayrı değildir, sadece öyle görünür.

let the dead bury the dead /lˈɛt ðə dˈɛd bˈɛɹi ðə dˈɛd/ kalıp

ölüler ölülerini gömsün

Geçmişe veya ölümlere aşırı derecede bağlanmadan, şimdiki anda yaşamanın önemini vurgular.

"Do not dwell on the past — let the dead bury the dead."Geçmişe takılıp kalma — ölüler ölülerini gömsün.

young men may die, but old men must die /jˈʌŋ mˈɛn mˈeɪ dˈaɪ bˌʌt ˈoʊld mˈɛn mˈʌst dˈaɪ/ kalıp

gençler ölebilir, yaşlılar ölmek zorundadır

Ölümün hayatın doğal ve kaçınılmaz bir parçası olduğunu, yaş ne olursa olsun herkesin bir gün ölmesi gerektiğini ifade eder.

"Old people must die eventually — young men may die, but old men must die."Yaşlıların bir gün ölmesi gerekir — gençler ölebilir, yaşlılar ölmek zorundadır.

shrouds have no pockets /ʃɹˈaʊdz hæv nˈoʊ pˈɑːkɪts/ kalıp

defnedilenin cebinde cep yoktur

Hayatta biriktirilen maddi şeylerin ölümle birlikte yanımıza gidilemeyeceğini, bu yüzden maddi birikim peşinde koşmanın anlamsız olduğunu anlatır.

"You cannot take your wealth with you — shrouds have no pockets."Zenginliğini yanına götüremezsin — defnedilenin cebinde cep yoktur.

art is long and life is short /ɑrt ɪz lɔŋ ənd laɪf ɪz ʃɔrt/ kalıp

Sanat uzundur ve hayat kısadır

Sanatsal yaratımların, yaratıcıları vefat ettikten çok sonra dayanma yeteneğine sahip olduklarını, onları bir tür ölümsüzlük haline getirdiklerini ima etmek için kullanılır.

"Art is long, life is short."Sanat uzundur, hayat kısadır.

the good die young /ðə ɡˈʊd dˈaɪ jˈʌŋ/ kalıp

iyi insanlar genç ölür

İyi, erdemli kişilerin ölmesinin her zaman erken olduğunu, yaşları ne olursa olsun bu durumun üzüntü yarattığını ifade eder.

"The best people often die young — the good die young."En değerli insanlar sık sık genç ölür — iyi insanlar genç ölür.

the good die young /ðə gʊd daɪ jəŋ/ kalıp

İyiler genç ölür

Hayatın adaletsiz olduğu ve bazen uzun ve tatmin edici bir yaşamı hak eden bireylerin çok erken alındığı fikrini ifade etmek için kullanılır.

"The good die young."İyiler genç ölür.

Yaş

a man is as old as he feels himself to be /ɐ mˈæn ɪz æz ˈoʊld æz hiː fˈiːlz hɪmsˈɛlf tə bˈiː/ kalıp

insan, hissettiği kadar yaşlıdır

Bir kişinin yaşı sadece geçirdiği yıllarla ölçülmez; fiziksel ve zihinsel hâli de yaşını belirler demektir.

"A person is as old as they feel — a man is as old as he feels himself to be."İnsan, kendini nasıl hissediyorsa o kadar yaşlıdır — insan, hissettiği kadar yaşlıdır.

an old man is twice a child /ɐn ˈoʊld mˈæn ɪz twˈaɪs ɐ tʃˈaɪld/ kalıp

yaşlı bir adam iki kat çocuktur

Bir kişinin yaşlandıkça davranışlarında ve ihtiyaçlarında daha çocuksu hale geldiğini ima etmek için kullanılır, yaşlılara sevgi ve saygıyla davranmanın önemini vurgular.

"Old man acts like child."Yaşlı adam çocuk gibi davranıyor.

early ripe, early rotten /ˈɜːli ɹˈaɪp ˈɜːli ɹˈɑːʔn̩/ ifade

erken olgun, erken çürür

Başarıyı ya da olgunluğu çok erken elde eden kişilerin, aynı zamanda çöküş ya da düşüşlerini de erken yaşayabileceğini anlatır.

"The child genius burned out, early ripe, early rotten."Çocuk dâhi erken yanıp söndü — erken olgun, erken çürür.

every man is (either|) a fool or physician by (forty|thirty) /ˈɛvɹi mˈæn ɪz ˈiːðɚ ɐ fˈuːl ɔːɹ fɪzˈɪʃən baɪ fˈɔːɹɾi θˈɜːɾi/ kalıp

kırk yaşına kadar herkes ya aptaldır ya da doktor

Orta yaşa gelindiğinde, ya kişi deneyimlerinden ders alıp bilge ve uzmanlaşmış olur ya da hâlâ hatalarından öğrenemeyen bir aptal kalır anlamına gelir.

"Man is fool or physician."Orta yaşa geldiğinde sağlığını iyi bilmelisin — kırk yaşına kadar herkes ya aptaldır ya da doktor.

life begins at forty /lˈaɪf bɪɡˈɪnz æt fˈɔːɹɾi/ kalıp

hayat kırkta başlar

Kırk yaşının, kişisel ilgi alanlarına daha fazla zaman ve kaynak ayırarak hayatın ikinci yarısının da birincisi kadar tatmin edici olabileceğini ima eder.

"Real life begins at middle age — life begins at forty."Gerçek hayat orta yaşta başlar — hayat kırkta başlar.

other times, other manners /ˈʌðɚ tˈaɪmz ˈʌðɚ mˈænɚz/ kalıp

başka zamanlar, başka adetler

Geleneklerin, davranışların ve toplumsal normların zamanla değiştiğini, bir dönemde ya da kültürde kabul edilenin başka birinde kabul görmeyebileceğini ifade eder.

"Different eras have different standards — other times, other manners."Farklı çağların farklı standartları vardır — başka zamanlar, başka adetler.

there is many a good tune played on an old fiddle /ðɛɹ ɪz mˈɛni ɐ ɡˈʊd tˈuːn plˈeɪd ˌɑːn ɐn ˈoʊld fˈɪdəl/ kalıp

eski bir kemanda da güzel bir melodi çalınır

Yaşlı ve yıpranmış bir şeyin ya da kişinin hâlâ etkili olabileceğini ve değer taşıdığını vurgular.

"Old things can still perform beautifully — there is many a good tune played on an old fiddle."Eski nesneler de güzel çalabilir — eski bir kemanda da güzel bir melodi çalınır.

(the|) youth must be served /ðə jˈuːθ mˈʌst biː sˈɜːvd/ kalıp

gençlere hizmet edilmeli

Gençlere, potansiyellerini beslemek için sabır ve anlayışla davranılarak, büyüme, öğrenme ve kendilerini ifade etme fırsatları verilmesi gerektiğini ima etmek için kullanılır.

"Young people must be served."Gençlere hizmet edilmeli.

youth will have its (fling|swing) /jˈuːθ wɪl hæv ɪts flˈɪŋ swˈɪŋ/ kalıp

gençliğin bir dönemi olur

Gençlerin hayatı keşfetmelerine, denemeler yapmalarına, hata yapmalarına ve bu deneyimlerden öğrenmelerine izin verilmesi gerektiğini vurgular.

"Young people need to experience life fully — youth will have its fling."Gençlerin hayatı tam anlamıyla yaşaması gerekir — gençliğin bir dönemi olur.

Doğa

nature abhors a vacuum /nˈeɪtʃɚɹ ɐbhˈoːɹz ɐ vˈækjuːm/ kalıp

doğa boşluğu sevmez

Boş ya da terk edilmiş alanların başka şeyler ya da güçler tarafından çabuk doldurulma eğiliminde olduğunu ifade eder.

"Empty spaces will always be filled — nature abhors a vacuum."Boşluklar her zaman doldurulur — doğa boşluğu sevmez.

a dry March, a wet April and a cool May fill barn and cellar and bring much hay /ɐ dɹˈaɪ mˈɑːɹtʃ ɐ wˈɛt ˈeɪpɹəl ænd ɐ kˈuːl mˈeɪ fˈɪl bˈɑːɹn ænd sˈɛlɚɹ ænd bɹˈɪŋ mˈʌtʃ hˈeɪ/ kalıp

mart kurak, Nisan yağmurlu, Mayıs serin geçerse, ambar dolu, kiler dolu, çok saman gelir

Mart ayında yağmur eksikliği, Nisan ayında bol yağmur ve Mayıs ayında daha serin sıcaklıkların tarım için faydalı olduğunu ve bereketli bir hasada yol açtığını belirtmek için kullanılan bir deyim

"A dry March and wet April brings a good harvest — a dry March, a wet April and a cool May fill barn and cellar and bring much hay."Kurak bir Mart ve yağmurlu bir Nisan iyi bir hasat getirir — Mart kurak, Nisan yağmurlu, Mayıs serin geçerse, ambar dolu, kiler dolu, çok saman gelir.

{not} cast a clout (until|till) May (be|is) out /nˌɑːt kˈæst ɐ klˈaʊt ʌntˈɪl tˈɪl mˈeɪ biː ɪz ˈaʊt/ kalıp

mayıs çıkana kadar karar verme

Durum netleşene ya da daha emin olana kadar büyük kararlar almaktan kaçınmanın akıllıca olduğunu söyler.

"Wait until May ends."Mayıs bitene kadar karar verme.

if in February there be no rain, it is neither good for hey nor grain /ɪf ɪn fˈɛbɹuːˌɛɹi ðɛɹbˈiː nˈoʊ ɹˈeɪn ɪt ɪz nˈiːðɚ ɡˈʊd fɔːɹ hˈeɪ nˈɔːɹ ɡɹˈeɪn/ kalıp

şubat ayında yağmur olmazsa, hem ot hem de tahıl zarar görür

Yılın ilk aylarındaki hava koşullarının tarım açısından ne kadar hayati olduğunu vurgular.

"Rain in February is needed for crops — if in February there be no rain, it is neither good for hay nor grain."Şubat yağmuru mahsuller için şarttır — Şubat ayında yağmur olmazsa, hem ot hem de tahıl zarar görür.

as the day lengthens, so the cold strengthens /æz ðə dˈeɪ lˈɛŋθənz sˌoʊ ðə kˈoʊld stɹˈɛŋθənz/ kalıp

gün uzadıkça soğuk güçlenir

Kış devam ettikçe ve günler kısaldıkça havanın daha soğuk ve şiddetli hale geldiğini ve insanların buna göre hazırlanması gerektiğini öne sürmek için kullanılır.

"Cold strengthens as day lengthens."Gün uzadıkça soğuk güçlenir.

notcast a cloutuntilmaybeout /notcast* ə cloutuntilmaybeout*/ kalıp

Mayıs sonuna kadar giysi çıkarma

Hava durumu ilkbahar aylarında hala öngörülemeyen ve soğuk olabileceğinden, Mayıs sonuna kadar sıcak veya kalın giysileri atmamaya karşı uyarmak için kullanılır.

"Not cast a clout until May."Mayıs sonuna kadar giysi çıkarma.

april showers bring may flowers /ˈeɪprəl ʃaʊərz brɪŋ meɪ flaʊərz/ kalıp

Nisan yağmurları mayıs çiçekleri getirir

Nisan ayının yağmurlu günlerinin Mayıs ayında çiçeklerin büyümesine ve açmasına katkıda bulunduğunu ima etmek için kullanılır.

"April showers bring May flowers."Nisan yağmurları mayıs çiçekleri getirir.

Bu listedeki 71 kelimeyi aralıklı tekrarla kalıcı olarak öğren

Mnimi ile çalışmaya başla