sarhoş etmek
Birini düşünceleri veya eylemleri üzerinde hiçbir kontrolü olmayacak kadar sarhoş etmek.
"Give me a buzz."Bana bir alo de.
Give / Keep / Come İle İlgili İngilizce Eş Dizimler listesinden Yardım veya Etkileşim Eylemleri (Give), Maddi Olmayan Şeyler Sağlama (Give), İzleme ve Sürdürme (Keep) ve 3 konu daha kapsayan 84 İngilizce kelimeyi telaffuzu, örnek cümlesi ve Türkçe anlamıyla birlikte öğren.
sarhoş etmek
Birini düşünceleri veya eylemleri üzerinde hiçbir kontrolü olmayacak kadar sarhoş etmek.
"Give me a buzz."Bana bir alo de.
telefon etmek
Birisiyle konuşmak ya da bilgi iletmek amacıyla ona telefonla ulaşmak
"I will give you a call later."Sana daha sonra telefon edeceğim.
birine el uzatmak
Birine bir iş ya da sorunla ilgili yardım teklif etmek
"Can you give me a hand with this box?"Bu kutuyu taşırken bana bir el uzatır mısın?
sarılmak
Birini kollarını etrafına sararak yakınlık ve sevgi göstermek.
"Give your brother a hug."Kardeşine sarıl.
öpücük vermek
Dudaklarıyla başka bir kişinin dudak, yanak ya da alnına hafifçe dokunarak sevgi göstermek.
"She gave him a kiss goodbye."O, ona veda ederken bir öpücük verdi.
birine taksi/araçla götürmek
kendi aracınızla birine yolculuk imkanı sağlayarak ulaşım sunmak
"Give me a lift."Beni istasyona götürebilir misin?
ulaştırmak
Birine araç içinde yer vererek ulaşım sağlamak.
"Can you give me a ride home?"Beni eve ulaştırır mısın?
doğum yapmak
Bir kadının bebek dünyaya getirmesi süreci.
"She will give birth next month."O, gelecek ay doğum yapacak.
takdir etmek
Bir kişinin katkı, çaba ya da başarısını kabul edip övgüde bulunmak.
"Give credit where it is due."Hak ettiği yerde takdir edilmelidir.
kanıt sunmak
bir argümanı, iddiayı ya da beyanı destekleyen kanıt, gerçek ya da bilgi sunmak
"The witness gave evidence in court."Şahit mahkemede kanıt sundu.
yardım etmek
ihtiyacı olan birine destek, yardım ya da kolaylık sağlamak
"He gave me help with my homework."O, ödevimde bana yardım etti.
bilgi vermek
bir konu ya da mesele hakkında veri, gerçek ya da ayrıntı sağlamak
"Give me information."Memur dava hakkında bilgi verdi.
ders vermek
belirli bir konu ya da beceri hakkında öğretim, talimat ya da rehberlik sağlamak
"The teacher gave a lesson on grammar."Öğretmen dilbilgisi dersi verdi.
istifa etmek
işverenine bir süreden sonra işten ayrılacağını bildirmek
"He gave in notice."O, dün istifasını verdi.
kovalamak
birini ya da bir şeyi yakalamak amacıyla peşinden gitmek
"The police gave chase to the thief."Polis hırsızı kovaladı.
arayıp sormak
birini aramak veya çağırmak, genellikle gündelik veya kısa bir sohbet etme niyetiyle
"Give me a buzz."Beni ara.
fırsat vermek
birine yetenek, potansiyel ya da fikirlerini gösterme imkânı sunmak
"Please give me a chance to explain."Lütfen açıklama yapma fırsatı verin.
seçenek sunmak
birine iki ya da daha fazla alternatif arasından karar verme imkânı vermek
"They gave us a choice today."Bugün bize bir seçenek sundular.
umursamamak
bir konu, durum ya da kişi hakkında kayıtsız kalmak, ilgisiz olmak
"I don't give a damn."Kimse umursamıyor gibi görünüyor.
baş ağrısı vermek
birinin başında ağrı ve rahatsızlık yaratmak
"Loud music gives me a headache."Yüksek sesli müzik bana baş ağrısı veriyor.
performans sergilemek
kamuya ya da özel bir ortama yetenek ya da becerilerini göstermek
"The actor gave a brilliant performance."Oyuncu muhteşem bir performans sergiledi.
konuşma yapmak
belirli bir konu hakkında bir grup önünde resmi bir sunum yapmak
"The president gave a speech."Başkan bir konuşma yaptı.
bildirimde bulunmak
bir karar, niyet ya da yaklaşan bir eylemi resmi olarak birine ya da kuruma bildirmek
"He gave notice to quit."İstifasını vereceğini bildirdi.
izin vermek
birine bir şeyi yapma hakkı tanımak
"My parents gave permission for the trip."Ailem seyahat için izin verdi.
denemek
Bir şeyi yapma veya deneme girişiminde bulunmak, genellikle kişinin yeteneklerini test etme veya yeni bir deneyim keşfetme niyetiyle.
"I will give the game a go."Oyunu deneyeceğim.
öncelik vermek
belirli bir görev ya da eyleme diğerlerinden daha yüksek önem atfetmek
"We must give priority to safety."Güvenliğe öncelik vermeliyiz.
izlenim bırakmak
sözleri, davranışları ya da görünüşüyle başkalarının zihninde belirli bir algı, his ya da düşünce oluşturmak
"He gave a good impression."İyi bir izlenim bıraktı.
düşünmek
belirli bir konu ya da fikir üzerine kafa yormak, değerlendirmek
"Give this idea thought."Lütfen bu konuyu biraz düşün.
boyun eğmek
Özellikle çok fazla direniş veya tartışmadan sonra nihayet bir şeye razı olmak.
"They gave way finally."Nihayet boyun eğdiler.
cesaret vermek
birine teşvik, destek ya da motivasyon sağlamak
"Her support gave heart to the team."Onun desteği takıma cesaret verdi.
ders anlatmak
dinleyicilere resmi, öğretici ya da bilgilendirici bir konuşma ya da sunum yapmak
"The teacher gave a lecture."Profesör ders anlattı.
neden olmak
belirli bir durum ya da olayı ortaya çıkarmak, tetiklemek
"The incident gave rise to many rumors."Olay birçok söylentiye neden oldu.
yol vermek
yer açmak veya birinin veya bir şeyin geçmesine izin vermek için kenara çekilmek
"Please give way."Lütfen yol verin.
evcil hayvan beslemek
canlı bir varlığa yuva sağlamak ve ona bakım yapmak
"They keep a dog."O, bir tavşan besliyor.
dengeyi korumak
çeşitli unsurlar ya da öncelikler arasında eşit dağılımı sürdürmek
"Keep the balance steady."Tek ayak üzerinde dengeyi korumak zordur.
kayıt tutmak
Gelecekte başvurmak üzere bilgi, olay ya da verileri yazılı ya da dijital olarak saklamak.
"Please keep a record today."Lütfen bugün bir kayıt tutun.
skoru tutmak
bir oyun, yarışma ya da benzeri bir etkinlikte puanları ya da sonuçları kaydetmek ve izlemek
"We will keep score."Oyunda skoru kim tutacak?
göz kulak olmak
Birini ya da bir şeyi yakından izleyerek hareketlerini ya da konumunu öğrenmek.
"Keep tabs on the kids."Çocukların durumunu göz kulak olun.
takip etmek
birine ya da bir şeye dair en güncel bilgilere sahip olduğundan emin olmak
"It is hard to keep track of time."Zamanı takip etmek zor.
iyi işi sürdürmek
birinin çabalarını övgüyle karşılamak ve aynı başarıyı sürdürmesi için teşvik etmek
"Keep up the good work!"İyi işi sürdür!
mesafeyi korumak
güvenlik, mahremiyet ya da saygı gibi nedenlerle birine ya da bir şeye fiziksel ya da mecazi olarak uzak durmak
"Keep a safe distance."Kızgın köpekten mesafeyi koruyun.
günlük tutmak
düşünceleri, deneyimleri ve günlük yaşamı düzenli olarak yazıp saklamak
"I have kept a diary since I was a child."Çocukluğumdan beri günlük tutuyorum.
defter tutmak
düşünceleri, deneyimleri ve olayları düzenli olarak yazıp saklamak
"She keeps a journal of her travels."Seyahatlerini bir deftere kaydediyor.
gözetleme yapmak
herhangi bir gelişme, değişiklik ya da tehlikeye karşı bir bölgeyi, durumu ya da kişiyi izlemek
"Keep a lookout for the mail carrier."Postacıyı gözetle.
formda kalmak
düzenli egzersiz ve sağlıklı yaşam tarzı ile fiziksel kondisyonu ve sağlığı korumak
"I exercise daily to keep in shape."Formda kalmak için her gün egzersiz yapıyorum.
ritmi tutturmak
başka bir kişi ya da şeyle benzer bir hızda ya da ilerleme seviyesinde kalmak
"I cannot keep pace."Çok hızlı yürüyorsun, ritmi tutturamıyorum.
ayakta kalmak
Finansal istikrarı veya ödeme gücünü sürdürmek.
"He works two jobs to keep afloat."Ayakta kalmak için iki işte çalışıyor.
akılda tutmak
Bir bilgi ya da tavsiyeyi hatırlamak ya da dikkate almak.
"Keep my advice in mind."Tavsiyemi akılda tut.
temasta kalmak
Birisiyle iletişimi sürdürmek.
"Let us keep in touch."Temasta kalalım.
sakin kalmak
özellikle stresli ya da zor durumlarda duygularını kontrol altında tutmak
"Keep calm and carry on."Sakin kal ve devam et.
birini sakinleştirmek
özellikle kaygı ya da stres yaratabilecek durumlarda birinin rahat ve huzurlu kalmasını sağlamak
"The nurse kept the patient calm."Hemşire hastayı sakinleştirdi.
gizli tutmak / bir sırrı saklamak
gizli ya da hassas bilgileri başkalarına açıklamamak
"I can keep a secret."Bir sırrı saklayabilirim.
sessiz kalmak
ses çıkarmamak ya da sözlü iletişimde bulunmamak
"Please keep quiet in class."Sınıfta sessiz kalın lütfen.
sessiz tutmak
Bir şeyi başkalarına anlatmaktan kaçınmak.
"Keep the secret quiet."Sırrı sessiz tut.
kendine saklamak
Bir bilgi, fikir ya da duyguyu başkalarıyla paylaşmamaya karar vermek.
"Keep it to yourself now."Şimdi bunu kendine sakla.
birini kendine saklamak
genellikle sahiplenme ya da mahremiyet isteğiyle birinin başkalarıyla temasını sınırlamak
"She keeps her children to herself."Çocuklarını kendine saklıyor.
konuya sadık kalmak
konudan sapmadan ana konuya odaklanmak
"Keep to the point during your presentation."Sunum sırasında konuya sadık kal.
sözünü tutmak
verilen bir sözü ya da taahhüdü yerine getirmek
"He always keeps to his word."O her zaman sözünü tutar.
birini sessiz tutmak
birinin bilgi vermesini ya da sorun çıkarmasını engellemek, genellikle ikna ya da baskı yoluyla
"Keep the child quiet."İlaç bebek'i sessiz tuttu.
uzlaşmaya varmak
tarafların müzakere ve ayarlamalar sonucunda karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulması
"We finally came to a compromise."Sonunda uzlaşmaya vardık.
sonuca ulaşmak
tüm ilgili bilgi ve delilleri gözden geçirdikten sonra nihai karar ya da hükme varmak
"They came to a conclusion."Bir sonuca ulaştılar.
karara varmak
çeşitli seçenekleri ya da faktörleri değerlendirdikten sonra bir sonuca ulaşmak
"We came to a decision."Bir karara vardık.
farkına varmak
önceden belirsiz ya da gözden kaçmış bir gerçeği, durumu ya da hakikati aniden anlamak
"He came to a realization about his mistake."Hatasının farkına vardı.
durma noktasına gelmek
tüm hareket, ilerleme ya da aktivitenin tamamen durduğu bir noktaya ulaşmak
"Traffic came to a standstill."Trafik durma noktasına geldi.
durmak
tamamen hareket etmeyi bırakmak
"The car came to a stop."Araba durdu.
toplam {num} olmak
birkaç sayı ya da miktarın toplamını hesaplayarak nihai tutarı bulmak
"The bill came to a total of fifty dollars."Fatura toplam elli dolar oldu.
anlaşmaya varmak
İki ya da daha fazla taraf arasında, genellikle belirli şartların kabul edilmesiyle karşılıklı bir anlayışa ulaşmak.
"The two parties came to an agreement."İki taraf bir anlaşmaya vardı.
sona ermek
Bir şeyin, genellikle bir sürenin ardından, sonuçlanması ya da son aşamasına ulaşması.
"The long winter finally came to an end."Uzun kış sonunda sona erdi.
yardıma koşmak
Birinin zor durumda, bir sorunun içinde ya da yardıma muhtaç olduğu bir anda ona destek ya da yardım sağlamak.
"The firefighter came to the rescue."İtfaiyeci yardıma koştu.
anlaşmaya varmak
bir kişiyle karşılıklı bir anlayış, anlaşma veya çözüm bulmak.
"They finally came to terms with each other."Sonunda birbirleriyle anlaştılar.
saldırıya uğramak
Fiziksel ya da siber saldırıların hedefi olmak.
"The city came under attack."Şehir saldırıya uğradı.
gerçekleşmek
Önceden umut edilen ya da arzulanan bir durumun hâkîkâte dönüşmesi.
"Her dream came true."Hayali gerçekleşti.
zarara uğramak
Hasar, yaralanma ya da olumsuz sonuçlar görmek.
"The child did not come to harm."Çocuk zarar görmedi.
temasa geçmek
Bir kişi ya da nesneyle iletişim kurmak, temas etmek.
"I came into contact with a rare plant."Nadir bir bitkiyle temasa geçtim.
çatışmaya girmek
Farklı görüş, çıkar ya da hedeflerden kaynaklanan bir anlaşmazlık ya da sürtüşme yaşamak.
"He came into conflict with his boss."Patronuyla çatışmaya girdi.
tekrarlayabilir misiniz
Duyulmadığı ya da anlaşılmadığı için söylenenin tekrar edilmesini istemek amacıyla kullanılan ifade.
"'Class is at nine.' — 'Come again?'""Ders saat dokuzda." — "Tekrarlayabilir misiniz?"
temasa geçmek
birine veya bir şeye fiziksel olarak dokunmak veya etkileşimde bulunmak
"They come into contact."Temasa geçerler.
yakın olmak
fiziksel mesafe açısından bir şeye veya birine çok yakın olmak
"We came close."Yakındık.
… gibi görünmek
takip eden sözcükte belirtilen nitelik ya da özelliğe sahip olduğu izlenimini vermek
"It came as a surprise."Bu bir sürpriz olarak geldi.
zamanında gelmek
Belirli bir yere ya da olaya, planlanan ya da belirlenen zamanda ulaşmak.
"The ambulance came in time to save him."Ambulans onu kurtarmak için zamanında geldi.
görünür olmak
Daha önce gözden uzak bir yerdeyken, artık gözlemlenebilir hâle gelmek.
"The mountains came into view."Dağlar görünür oldu.
geç kalmak
Beklenen ya da planlanan zamandan sonra bir yere, olaya ya da randevuya varmak.
"Do not come late to the meeting."Toplantıya geç kalma.
zamanında gelmek
Planlanan ya da beklenen saatte bir yere, olaya ya da randevuya varmak.
"Please come on time today."Lütfen bugün zamanında gel.
hazırlıklı gelmek
Bir durum ya da etkinlik için gerekli bilgi, malzeme ya da kaynakları yanına alarak oraya varmak.
"She came prepared for the exam."Sınav için hazırlıklı geldi.
Bu listedeki 84 kelimeyi aralıklı tekrarla kalıcı olarak öğren
Mnimi ile çalışmaya başla