Hava Durumu Tanımlamaları, Yağmur ve Rüzgar, Gökyüzü ve Kar ve 6 Konu Daha · Hava Durumu ve Çevre İle İlgili İngilizce Kelimeler

Hava Durumu ve Çevre İle İlgili İngilizce Kelimeler listesinden Hava Durumu Tanımlamaları, Yağmur ve Rüzgar, Gökyüzü ve Kar ve 6 konu daha kapsayan 114 İngilizce kelimeyi telaffuzu, örnek cümlesi ve Türkçe anlamıyla birlikte öğren.

114 kelime Hava Durumu ve Çevre İle İlgili İngilizce Kelimeler

Hava Durumu Tanımlamaları

bad /bæd/ sıfat

kötü

tatmin edici bir niteliğe sahip olmayan

"The news is bad."Haber kötü.

break /breɪk/ fiil

değişmek

(hava koşulları için) özellikle bir istikrar döneminden sonra keskin bir değişiklik yaşamak

"The weather will break."Hava değişecek.

change /ʧeɪnʤ/ fiil

değişmek

bir durumdan, koşuldan veya biçimden başka bir duruma geçmek

"Things will change."Şeyler değişecek.

clear up /klɪr ʌp/ fiil

açılmak

(Hava durumu için) Bulutlardan, yağmurdan veya fırtınalardan arınmak.

"The sky will clear up."Gökyüzü açılacak.

dull /dəl/ sıfat

kapalı

Hava veya gökyüzü için; bulutlu, kapalı veya parlaklıktan yoksun.

"The sky is dull today."Bugün hava kapalı.

fair /fɛr/ sıfat

açık

(hava için) bulutsuz ve yağmursuz, açık ve kuru

"The weather is fair."Hava açık.

favorable /ˈfeɪvɚəbəl/ sıfat

elverişli

(rüzgârlar için) hareketi ya da seyahati kolaylaştıran yönde esen

"The weather is favorable."Hava elverişli.

fine /faɪn/ sıfat

açık

Güneşli ve berrak (hava için)

"The weather is fine today."Bugün hava açık.

gloomy /ˈglumi/ sıfat

kasvetli

Hava için; depresif bir şekilde karanlık.

"It was a gloomy day."Kasvetli bir gündü.

glorious /ˈglɔriəs/ sıfat

görkemli

Hava için; sıcak ve güneşli.

"The weather was glorious."Hava görkemliydi.

good /ɡʊd/ sıfat

iyi

tatmin edici bir niteliğe sahip olan

"The movie is good."Film iyi.

horrible /ˈhɑrɪbəl/ sıfat

korkunç

son derece hoş olmayan, berbat

"The smell is horrible."Koku korkunç.

bleak /blik/ sıfat

kasvetli

(hava için) hoş olmayan bir şekilde soğuk ve genellikle rüzgarlı

"The wind felt bleak."Rüzgar kasvetli hissediliyordu.

close /kloʊz/ sıfat

basık

tazelikten yoksun, havasız bir havaya sahip olmak

"The room felt close."Oda basık hissediliyordu.

foul /faʊl/ sıfat

murdar

Zararlı veya kirli maddeler içeren.

"The water looked foul."Su murdar görünüyordu.

hard /hɑrd/ sıfat

sert

Yaşamı veya tarımı etkileyen şekilde aşırı derecede soğuk ve şiddetli.

"The winter was hard."Kış sert geçti.

Yağmur ve Rüzgar

dry spell /draɪ spɛl/ isim

kuraklık dönemi

Hava durumunun çok sıcak olduğu ve yağmurun yağmadığı bir dönem.

"We had a dry spell."Bir kuraklık dönemi yaşadık.

pour /pɔr/ fiil

bardağa doldurmak / şiddetle yağmak

çok ve bol miktarda yağmur yağması; bir şeyi bardak veya başka bir kabın içine dökme

"It pours rain."O, bardağa su dolduruyor.

rainfall /ˈreɪnˌfɔl/ isim

yağış miktarı

Belirli bir süre boyunca belirli bir alana düşen yağmur miktarı, genellikle belirli bir zaman dilimi üzerinden ölçülür.

"The rainfall was low."Yağış miktarı düşüktü.

shower /ʃaʊər/ isim

sağanak

kısa süreli yağmur veya kar dönemi

"There was a short shower."Kısa bir sağanak vardı.

soak /soʊk/ fiil

ıslatmak

birini veya bir şeyi son derece ıslatmak

"Soak the beans overnight before cooking."Pişirmeden önce fasulyeyi bir gece boyunca ıslatın.

spot /spɑt/ isim

damla

Bir şeyin küçük bir miktarı veya porsiyonu, genellikle sıvı.

"Add a spot of milk."Bir damla süt ekleyin.

stormy /ˈstɔrmi/ sıfat

fırtınalı

güçlü rüzgâr, yağmur veya şiddetli hava koşullarının olduğu

"The sea is stormy."Deniz fırtınalı.

torrent /ˈtɔrənt/ isim

sağanak

Yoğun ve şiddetli yağış.

"A torrent of rain."Bir sağanak yağmur.

wet /wɛt/ sıfat

ıslak

Yağmur veya nem ile karakterize edilen.

"The ground is wet."Yer ıslak.

blow /bloʊ/ fiil

esmek / üflemek

(rüzgar veya hava akımı için) hareket etmek veya hareket halinde olmak

"The wind will blow."Çocuklar doğum günü mumlarını üfler.

breeze /briz/ isim

meltem

Hafif ve genellikle hoş bir rüzgâr

"A cool breeze came from the sea."Denizden serin bir meltem esti.

calm /kɑm/ sıfat

sakin

Rüzgar veya fırtına olmadığında (hava için)

"The sea was calm."Deniz sakindi.

east /ist/ zarf

doğuya

Doğuya doğru veya doğuya.

"Go east now."Şimdi doğuya git.

force /fɔrs/ isim

şiddet

Rüzgarın gücünü gösteren, Beaufort ölçeğinde ölçülen bir birim.

"The wind force increased."Rüzgarın şiddeti arttı.

strong /strɔŋ/ sıfat

güçlü

(Rüzgar, gelgit veya dalgalar için) büyük güç veya kuvvete sahip.

"The wind was strong."Rüzgar güçlüydü.

Gökyüzü ve Kar

clear /klɪr/ sıfat

açık

bulut veya sis olmadan

"The sky is clear."Gökyüzü açık.

cloud /klaʊd/ isim

bulut

havada asılı duran beyaz veya gri renkli, görünür su buharı kitlesi

"A single dark cloud passed in front of the sun."Tek bir karanlık bulut güneşin önünden geçti.

cloudy /ˈklaʊdi/ sıfat

bulutlu

gökyüzünde çok bulut bulunan

"The sky is cloudy."Gökyüzü bulutlu.

dark /dɑrk/ sıfat

karanlık

çok az veya hiç ışık olmayan

"It is very dark."Çok karanlık.

gray /greɪ/ sıfat

gri

gökyüzünün bulutlarla kaplı olması, kasvetli bir atmosfer yaratması

"The sky is gray."Gökyüzü gri.

overhead /ˈoʊvərˈhɛd/ zarf

yukarıdan

yukarıdaki gökyüzünde

"Birds flew overhead."Kuşlar yukarıdan uçtu.

sunny /ˈsʌni/ sıfat

güneşli

güneşten çok fazla ışık geldiğinden çok parlak olan

"It is sunny today."Bugün hava güneşli.

bolt /boʊlt/ isim

şimşek

gökten ani, yoğun bir elektrik boşalması, genellikle gök gürültüsü eşliğinde

"A bolt struck."Bir şimşek çaktı.

blanket /ˈblæŋkɪt/ isim

örtü

bir yüzeyi, alanı veya durumu tamamen kaplayan veya saran herhangi bir şey

"Snow was a blanket."Kar bir örtüydü.

drift /drɪft/ isim

sürüklenme

rüzgar veya su tarafından oluşan büyük bir malzeme birikimi

"A snow drift formed."Bir kar sürüklenmesi oluştu.

cover /ˈkəvər/ isim

örtü

gökyüzündeki bulut tabakası veya yerdeki kar

"A cloud cover formed."Bir bulut örtüsü oluştu.

fall /fɔl/ isim

düşüş

yağan kar, yağmur veya başka bir malzemenin miktarı

"We got snow fall."Kar yağışı aldık.

freeze /friz/ fiil

donmak

Çok soğuk olmak (hava için)

"It will freeze tonight."Bu gece donacak.

ice /aɪs/ isim

buz

katı hale gelmiş su

"The ice melted quickly in the hot sun."Buz sıcak güneşte çabuk eridi.

icy /ˈaɪsi/ sıfat

buzlu

rahatsız edici ya da zararlı derecede soğuk

"The road is icy."Yol buzlu.

melt /mɛlt/ fiil

erimek

(Katı haldeki bir şeyin) ısı maruz kalınarak sıvı hale dönüşmesi

"Ice will melt in the sun."Buz güneşte erir.

snowflake /ˈsnoʊˌfleɪk/ isim

kar tanesi

gökyüzüden düşen benzersiz küçük bir kar parçası

"A snowflake landed on her coat."Bir kar tanesi onun palto üzerine kondu.

Sıcaklık

temperature /ˈtɛmpɝətʃɝ/ isim

sıcaklık

bir şeyin veya bir yerin ne kadar sıcak veya soğuk olduğunun ölçüsü

"The temperature dropped below freezing last night."Dün gece sıcaklık donma noktasının altına düştü.

boiling /ˈbɔɪɫɪŋ/ sıfat

kaynar

aşırı derecede yüksek, neredeyse dayanılmaz bir sıcaklıkta

"The day was boiling."Su kaynıyor.

cold /koʊld/ sıfat

soğuk

İnsan vücudunun ortalama sıcaklığından daha düşük bir sıcaklığa sahip olan

"The drink is cold."İçecek soğuk.

cool /kul/ sıfat

serin

hoş, ılıman, düşük sıcaklığa sahip

"The weather is cool."Hava serin.

freeze /friz/ isim

don

donmaya neden olacak kadar soğuk hava koşulları

"It was a freeze."Dondu.

heat /hit/ isim

sıcaklık

normalden yüksek bir sıcaklığa sahip olma durumu

"The heat is strong."Sıcaklık yüksek.

heat wave /ˈhiːt ˌweɪv/ isim

sıcak hava dalgası

Normalden daha sıcak ve uzun süren, belirli bir süre boyunca devam eden sıcak hava dönemi

"The heat wave lasted two weeks."Sıcak hava dalgası iki hafta sürdü.

hot /hɑːt/ sıfat

sıcak

Normalden yüksek bir sıcaklığa sahip olan

"The soup is hot."Çorba sıcak.

mild /maɪld/ sıfat

ılıman

Hava durumu için: hoş bir şekilde sıcak ve beklenenden daha az soğuk

"The weather is mild today."Bugün hava ılıman.

warm /wɑrm/ sıfat

ılık

Sıcak olmayan ama yüksek bir sıcaklığa sahip olan, özellikle hoş bir şekilde

"The water is warm."Su ılık.

crisp /krɪsp/ sıfat

keskin

havada ferahlatıcı, canlı bir soğukluğa sahip olma

"The air felt crisp."Hava keskin hissettirdi.

sultry /ˈsəɫtɹi/ sıfat

bunaltıcı

(hava için) yoğun sıcaklığın yüksek nem birleşimiyle karakterize olan

"The weather is sultry."Hava bunaltıcı.

Atmosfer

atmosphere /ˈætməsˌfɪr/ isim

atmosfer

Bir gezegenin etrafını saran ve yerçekimi tarafından tutulan gaz tabakası

"Earth has a thick atmosphere."Dünya'nın atmosferi canlıların yaşaması için gerekli oksijeni barındırır.

clear /klɪr/ fiil

açılmak

(hava veya gökyüzü için) bulutlu veya yağmurlu olmaktan çıkmak

"The sky will clear."Gökyüzü açılacak.

fog /fɑɡ/ isim

sis

yerin yakınında oluşan, içinden zor görülen yoğun bulut tabakası

"The fog was thick."Yoğun sis, görüş mesafesini birkaç metreye düşürdü.

front /frʌnt/ isim

ön cephe

Farklı sıcaklıklardaki iki hava kütlesinin buluştuğu nokta.

"A cold front is coming."Soğuk bir ön cephe geliyor.

lightning /ˈlaɪtnɪŋ/ isim

yıldırım

gökyüzünde veya bulutlardan yere düşen, elektrik nedeniyle oluşan parlak ışık çakımı

"Lightning flashed across the dark"Yıldırım karanlık gökyüzünde çaktı.

visibility /ˌvɪzəˈbɪlɪti/ isim

görüş mesafesi

Özellikle hava koşulları nedeniyle birinin görebildiği mesafe

"Visibility was low today"Bugün görüş mesafesi düşüktü.

crack /kræk/ isim

çatırtı

Ani, keskin ve genellikle yüksek sesli ve kısa bir ses.

"I heard a crack."Bir çatırtı duydum.

depression /dɪˈprɛʃən/ isim

alçak basınç

Hava basıncının çevresindeki alanlardan daha düşük olduğu atmosferik bir bölge.

"There is a depression."Bir alçak basınç var.

high /haɪ/ isim

yüksek basınç

Hava basıncının çevresine göre daha yüksek olduğu ve genellikle sakin hava getiren bir alan.

"It is a high."Bir yüksek basınç var.

low /loʊ/ isim

alçak

Atmosferik basıncın çevresindeki alanlardan daha düşük olduğu bir bölge.

"It is a low."Bir alçak var.

pressure /ˈprɛʃər/ isim

basınç

Atmosferin ağırlığının yeryüzü üzerindeki kuvveti.

"The pressure was high."Basınç yüksekti.

rumble /ˈrəmbəl/ isim

uğultu

Uzun, derin bir ses veya bir dizi ses.

"We heard a rumble."Bir uğultu duyduk.

Doğa Koruma

conservation /ˌkɑnsɝˈveɪʃən/ isim

koruma

Doğal çevrenin ve kaynakların insan faaliyetlerinden korunması

"Conservation protects natural resources."Doğal yaşamı koruma çabaları artıyor.

conserve /kənˈsərv/ fiil

korumak

Bir kaynağı savurganca veya aşırı kullanılmaktan korumak veya saklamak.

"We must conserve water."Suyu korumalıyız.

diversity /dɪˈvɜrsəti/, /dəˈvɜrsəti/ isim

çeşitlilik

Bir grup içinde farklı özelliklerin bulunması

"The city is known for its cultural diversity."Şehir, kültürel çeşitliliğiyle tanınır.

ecology /ɪˈkɑləʤi/ isim

ekoloji

Bitkilerin ve hayvanların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkisi.

"The forest ecology is complex."Orman ekolojisi karmaşıktır.

environment /ɪnˈvaɪrənmənt/ isim

çevre

insanların, hayvanların ve bitkilerin yaşadığı, etrafımızdaki doğal dünya

"We must protect the environment."Çevreyi korumalıyız.

green /grin/ sıfat

yeşil

çevreyi korumaya ve sürdürülebilirliği teşvik etmeye odaklanmış.

"We need green energy."Yeşil enerjiye ihtiyacımız var.

natural /ˈnætʃərəl/ sıfat

doğal

Doğadan kaynaklanan veya doğa tarafından yaratılmış; insan eliyle yapılmış veya insan kaynaklı olmayan

"The color is natural."Odadaki doğal ışık, herhangi bir lamba veya tavan aydınlatmasına gerek kalmadan ortamı sıcak ve davetkar hissettiriyordu.

nature /ˈneɪtʃɚ/ isim

doğa

Dünya'da var olan veya meydana gelen her şey, insanların yaptığı veya kontrol ettiği şeyler hariç.

"Enjoying nature is good."Doğanın tadını çıkarmak iyidir.

protect /prəˈtɛkt/ fiil

korumak

Belirli hayvanların öldürülmesini, zarar görmesini veya yok edilmesini yasaklayan bir dizi yasa getirmek.

"We must protect birds."Kuşları korumalıyız.

resource /ˈriˌsɔrs/ isim

kaynak

(çoğunlukla çoğul olarak kullanılır) bir ülkenin doğal gazı, petrolü, ağaçları vb. değerli sayılan ve bu nedenle satılarak kazanç elde edilebilecek varlıkları

"Oil is valuable resource."Ülkenin doğal kaynaklarını korumak her vatandaşın görevidir.

sanctuary /ˈsæŋktʃueri/ isim

sığınak

kuşların ve hayvanların yaşayabileceği ve tehlikeli koşullardan ve avlanmaktan korunabileceği bir alan

"The sanctuary protects animals."Sığınak hayvanları korur.

sustainable /səˈsteɪnəbəɫ/ sıfat

sürdürülebilir

doğal kaynakları çevreye zarar vermeyecek şekilde kullanma

"The project is sustainable."Proje sürdürülebilir.

Doğal Afetler

erupt /ˈirəpt/ fiil

patlamak

(Bir volkanın) patlaması ve duman, lav, kaya vb. gökyüzüne göndermesi.

"The volcano will erupt."Volkan patlayacak.

landslide /ˈɫænˌsɫaɪd/ isim

toprak kayması

dağ yamacından veya uçurumdan aniden büyük miktarda toprak veya kaya düşmesi

"The landslide blocked the mountain road."Toprak kayması dağ yolunu kapattı.

shock /ʃɑk/ isim

sarsıntı

Yerkabuğunda ani bir bozulma.

"The earthquake caused a big shock."Deprem büyük bir sarsıntıya neden oldu.

storm /stɔrm/ isim

fırtına

şiddetli yağmur, gök gürültü, yıldırım, şiddetli rüzgârla birlikte ortaya çıkan güçlü ve gürültülü hava olayı

"A big storm came."Fırtına, geniş çaplı su baskınlarına ve elektrik kesintilerine neden oldu.

toll /toʊl/ isim

can kaybı

bir savaş, doğal afet, salgın vb. nedeniyle ölen veya yaralanan insan sayısı

"The earthquake's deadly toll was high."Depremin can kaybı yüksekti.

tornado /tɔrˈneɪdoʊ/ isim

tornado

Dönerek koni şeklinde oluşan, genellikle büyük yıkıma yol açan güçlü ve tehlikeli rüzgar türü.

"The tornado destroyed several houses."Tornado birkaç evi yerle bir etti.

Enerji Sektörü

cable /ˈkeɪbəl/ isim

kablo

elektriği iletmek için bir araya getirilmiş, kauçuk bir kılıfla korunmuş teller grubu

"The cable is very long."Kablo çok uzun.

consume /kənˈsum/ fiil

tüketmek

enerji, yakıt vb. bir kaynağı kullanmak

"Cars consume fuel."Автомобили потребляют топливо.

consumption /kənˈsəmpʃən/ isim

tüketim

Kaynakların, enerjinin veya malzemelerin kullanılarak bitirilmesi eylemi.

"Water consumption is very high."Enerji tüketimi son yıllarda önemli ölçüde arttı.

drill /drɪl/ fiil

sondaj yapmak

petrol, su veya mineraller elde etmek için yerin veya deniz tabanının içine delik açmak

"They will drill for oil."Petrol için sondaj yapacaklar.

electricity /ɪˌlɛkˈtrɪsəti/ isim

elektrik

yüklü parçacıkların varlığı ve hareketinden kaynaklanan bir enerji biçimi

"The lamp uses electricity."Lamba elektrik kullanıyor.

energy /ˈɛnərʤi/ isim

enerji

ısı, ışık üretmek veya farklı makineleri çalıştırmak için kullanılabilecek bir güç kaynağı

"This machine needs energy."Этой машине нужна энергия.

gas /gæs/ isim

gaz

Ağırlıklı olarak yakıt olarak kullanılan yanıcı bir gaz.

"We need gas."Gaza ihtiyacımız var.

generate /ˈdʒɛnɝˌeɪt/ fiil

üretmek

ısı, elektrik gibi enerji biçimlerini ortaya çıkarmak

"The turbine generates electricity for homes."Türbin evlere elektrik üretir.

generation /ˌʤɛnərˈeɪʃən/ isim

üretim

ısı, elektrik veya diğer enerji biçimlerinin yaratılması

"The plant's generation of energy is amazing."Santralin enerji üretimi harika.

nuclear /ˈnukɫiɝ/ sıfat

nükleer

nükleer enerjiyle ilgili, nükleer enerji üreten ya da bu enerjiyle çalışan

"The plant is nuclear."Santral nükleer bir tesistir.

oil /ɔɪl/ isim

petrol

Yerin derinliklerinde bulunan ve yakıt olarak kullanılan bir sıvı.

"We need oil."Petrol ihtiyacımız var.

power /paʊər/ isim

güç

farklı ekipman veya makineleri çalıştırmak için elektrik veya güneş enerjisi gibi farklı yollarla elde edilen enerji

"We need more power."Нам нужна большая мощность.

tank /tæŋk/ isim

tank

gaz veya sıvı depolamak için tasarlanmış büyük, genellikle metalik bir kap

"The water tank is full."Su deposu dolu.

blackout /ˈbɫæˌkaʊt/ isim

elektrik kesintisi

Belirli bir bölgede elektriğin tamamen kesilmesi.

"We had a blackout."Fırtına nedeniyle şehirde elektrik kesintisi yaşandı.

Atık ve Kirlilik

clean /klin/ sıfat

temiz

kirlilik veya kontaminasyona, özellikle radyoaktif kontaminasyona neden olmayan veya yaymayan

"The water is clean."Вода чистая.

dump /dəmp/ fiil

boşaltmak

Atık malzemeyi, özellikle düzensiz bir şekilde atmak.

"Don't dump trash here."Çöpü buraya boşaltma.

emission /ɪˈmɪʃən/ isim

emisyon

gaz, radyasyon veya diğer maddelerin havaya veya çevreye salınımı

"Car emissions pollute the air."Araç emisyonları havayı kirletiyor.

plastic /ˈplæstɪk/ isim

plastik

Isıtıldığında farklı şekillere getirilebilen, kimyasal bir süreçle üretilen hafif madde.

"This is plastic."Şişe geri dönüştürülmüş plastikten yapılmış.

poisonous /ˈpɔɪzənəs/ sıfat

zehirli

Zarara veya ölüme neden olabilecek toksik maddelerden oluşan.

"The snake is poisonous."Yılan zehirli.

pollution /pəˈluʃən/ isim

kirlilik

Su, hava vb. zararlı veya tehlikeli hale getiren bir değişim

"Factory pollution harms the environment."Fabrika kirliliği çevreye zarar veriyor.

rubbish /ˈɹəbɪʃ/ isim

çöp

insanların atmak zorunda olduğu istenmeyen, değersiz eşyalar

"Throw the rubbish in the bin outside."Çöpü dışarıdaki çöp kutusuna at.

toxic /ˈtɑksɪk/ sıfat

toksik

Zehirli maddelerden oluşan.

"The smoke is toxic."Duman toksik.

trash /ˈtɹæʃ/ isim

çöp

insanların attığı değersiz, istenmeyen ve gereksiz şeyler

"Put the trash out."Çöpü dışarı çıkar.

waste /weɪst/ isim

atık

kullanımı olmayan ve istenmeyen maddeler

"We must reduce waste daily."Atıklarımızı geri dönüştürülebilir ve geri dönüştürülemeyecek olarak ayırmamız önemlidir.

Bu listedeki 114 kelimeyi aralıklı tekrarla kalıcı olarak öğren

Mnimi ile çalışmaya başla